Merhaba , bu ilk ziyaretinizse? Kayıt olmak için tıklayın.
Üye paneli
Kullanıcı Adı

Şifreniz




Eclipse - Tutulma Full Geniş Özet Oku

Kitap Oku - İndir kategorisinde açılmış olan Eclipse - Tutulma Full Geniş Özet Oku konusu , Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 1 (ULTİMATON) Bella, Neden sanki ikinci sınıftaymışız gibi Chalie vasıtasıyla Billy'e notlar yolladığını anlamıyorum. Eğer seninle konuşmak isteseydim Sen burada tercihini yaptın, değil mi? İkisine de ...



  1. #1
    By.Kutlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Çevrim Dışı Patron
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    8.123
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Eclipse - Tutulma Full Geniş Özet Oku


    Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 1 (ULTİMATON)

    Bella,
    Neden sanki ikinci sınıftaymışız gibi Chalie vasıtasıyla Billy'e notlar yolladığını anlamıyorum.
    Eğer seninle konuşmak isteseydim
    Sen burada tercihini yaptın, değil mi? İkisine de aynı anda sahip olamazsın,
    "Can düşmanı" kelimelerinin hangi kısmı senin için anlaması zor
    Bak, pisliğin teki olduğumu biliyorum ama bunun başka bir yolu yok
    Arkadaş olmamızın imkanı yok çünkü sen zamanını bir avuç
    Seni düşünmek her şeyi daha da zor hale getiriyor, bu yüzden bir daha yazma
    Evet, ben de seni özledim. Hem de çok. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Üzgünüm.
    Jacob
    Parmaklarımı kağıdın üzerinde gezdirdim, yazarken kullandığı kalemin neredeyse kağıdı
    delercesine arkasında bıraktığı girintilere dokundum. Mektubu yazarkenki halini düşünmeye
    çalıştım.Öfke dolu bu mektubu kötü el yazısıyla nasıl yazdığını, yazdıkları ona yanlış geldikçe
    satırların üzerini tek tek çizdiğini hayal ettim. Belki de kalem kocaman elinde ikiye ayrılmıştı,
    hem bu mektuptaki mürekkep damlalarını da açıklıyordu. Üzüntüyle siyah kaşlarının bir araya
    geldiğini ve alnının kırıştığını bile hayal edebiliyordum. Eğer orada olsaydım muhtemelen bu
    haline gülerdim. Kendi kendini bu kadar sıkma Jacob, derdim ona. Söyle gitsin.
    Mektubu defalarca okuyup aklıma kazıdığımdan, şu anda hissetiklerime kıyasla gülmek
    yapılacak son şeydi. Onun da dediği gibi ikinci sınıf öğrencilerinin yapacağı türden bir şey
    yaparak Charlie vasıtasıyla Billy'ye oradan da nihayet ona ulaşan özür notuma verdiği bu
    cevap hiç da şaşırtıcı olmamıştı.
    Açıp okumadan önce de ne yazdığını tahmin etmiştim.
    Asıl şaşırtıcı olan şey ise üzeri çizilmiş olan satırların beni oldukça yaralamış olmasıydı. Daha
    da ötesi, her birinin öfkeyle başayıp gerisinde büyük bir keder saklanmış olmalarıydı; Jacob'ın
    çektiği acı beni kendi çektiğimden daha çok yaralamıştı.
    Bunları oturmuş düşünürken, burnuma mutfaktan gelen bir yanık kokusu geldi. Aslında diğer
    evlerde benim dışımda kimse yemek pişirildiğinde panik yapmıyordu muhtemelen.
    Hemen buruşmuş kağıdı arka cebime koydum ve zaman kaybetmeden alt kata koştum.
    Charlie'nin mikrodalga fırına koyduğu makarna sosunun kavanozu ilk turunda mikrodalga
    fırının içerisine takılıp kalmıştı, kapağını açtım ve onu çıkardım.
    "Neyi yanlış yaptım?" diye sordu Charlie.
    "Önce kapağını açıp çıkarmalıydın, baba. Metal şeyler mikrodalga için uygun değil." Hemen
    kapağını açtım, sosun bir kısmını kaseye boşalttım ve fırına koydum. Fırının zamanını
    ayarladıktan sonra kavanozu da tekrar buzdolabına koydum.
    Charlie yaptıklarımı dudak bükerek izledi. "Doğru düzgün bir makarna yiyecek miyim?"
    Kokunun kaynağını farkedince ocağın üzerindeki tavaya baktım. "Karıştırmak yardımcı olur,"
    dedim kibarca. Bir kaşık aldım ve sıcak su ekleyerek lapa haline gelmiş olan yığını
    sulandırmaya çalıştım.
    Charlie iç geçirdi.
    "Peki tüm bunlar da ne için?" diye sordum ona.
    Kollarını göğsünde birleştirmiş yağmurun vurduğu arka camdan dışarı hiddetle bakıyordu.
    "Neden bahsettiğini bilmiyorum," diye söylendi.
    Şaşırmıştım. Charlie yemek mi yapıyordu? Bu haşin tavrı da neyin nesiydi? Edward burada bile
    değildi üstelik; genellikle bu tip davranışları sevgilime saklardı, "hoş karşılanmadığını"
    göstermek için elinden geleni ardına koymazdı. Fakat Charlie'nin bu çabası gereksizdi, Edward
    Charlie belli etmese bile ne düşündüğünü bilirdi.
    Sevgili kelimesi gene tanıdık bir hissin ortaya çıkmasına neden oldu. Tek sorun doğru kelime
    olmamasıydı. Sonsuz bir bağlanışı ifade edecek başka bir deyişe ihtiyacım vardı...Fakat günlük
    konuşmalarda kader ve alınyazısı gibi kelimeleri kullanmak kulağa eski moda geliyordu.
    Edward'ın aklında ise başka bir kelime vardı ve bu hissettiğim tuhaf duygunun da kaynağıydı.
    Bu kelimeyi düşünmesi bile beni rahatsız ediyordu.
    Nişanlı. Iyy. Beni ürperten bu düşünceyi aklımdan uzaklaştırdım.
    "Ben bir şey mi kaçırdım? Ne zamandan beri yemek yapıyorsun?" diye Charlie'ye sordum.
    Makarnaları kaynayan suda karıştırıyordum. "Ya da deniyorsun, demeliydim."
    Charlie umarsızca omuz silkti. "Kendi evimde yemek yapamayacağıma dair bir kural mı var."
    "Biliyor olmalıydın," diye yanıtladım gülümseyerek, bu arada ceketine iliştirilmiş olan rozetine
    bakıyordum.
    "Ha. Güzel espriydi." Sanki orada olduğunu ben hatırlatmışım gibi ceketini üzerinden çıkardı
    ve diğer teçhizatlarının da askıya astı. Silahı da kabzasında askıda duruyordu, son birkaç
    haftadır üzerine alma gereği duymamıştı. Washington'ın küçük bir kasabası olan Forks'da artık
    rahatsız edici ortadan kayboluşlar, tanık olunan devler ve ormanda görülen gizemli kurtlar
    artık yoktu…
    Makarnayı sessizce karıştırırken Charlie'yi neyin bu kadar rahatsız ettiğini tahmin etmeye
    çalışıyordum. Benim babam kelimelerle arası çok da iyi olan biri değildi, eğer benimle oturup
    yemek yemeyi planladıysa aklında her zamankinden farklı bir şeyler var olduğu kesindi.
    Sık sık saate bakıyordum, bu aralar birkaç dakikada bir yaptığım bir şeydi. Gitmeme yarım saat
    kalmıştı artık.
    Öğleden sonraları günlerimin en zor kısmıydı. En iyi arkadaşım Jacon Black(kurt adam)
    motorsiklete bindiğimi ihbar ettiğinden beri erkek arkadaşım Edward Cullen(vampir) ile vakit
    geçiremiyordum. Kendisinin bu hainliği yüzünden eve hapsedilmiş, babamın denetimi altında
    aksi bakışlarının boyunduruğunda yaşamaya mahkum olmuştum.
    Aslında bu gerginlik daha evvel hiçbir açıklama yapmadan üç gün ortadan kaybolduğumdan
    daha az zorluydu.
    Tabii ki Charlie bu konuda bir şey yapamayacağından Edward'ı okulda görüyordum. Sonra
    Edward neredeyse her geceyi benim odamda da geçiriyordu ve Charlie bunun farkında
    olmuyordu. Edward'ın sessizce ve kolayca pencereme tırmanabilme yeteneği en az Charlie'nin
    aklını okuyabilme yeteneği kadar kullanışlıydı.
    Öğleden sonraları benim Edward'dan en uzak kaldığım zamanlardı ve bu beni rahatsız
    ediyordu, saatler geçmek bilmiyordu. Fakat cezamı şikayet etmeden çekiyordum, çünkü ilk
    olarak bunu haketmiştim ikinci neden ise evden ayrılarak babama acı verme fikrine
    dayanamamamdı. Tamamen gitmek yerine Charlie için görünmez olmayı tercih ediyordum.
    Babam homurdanarak elinde ıslanmış bir gazeteyle masaya oturdu birkaç saniye sonra
    onaylamadığını belli eden bir yorumda bulundu.
    "Haberleri neden okuduğunu bilmiyorum baba. Seni kızdırmaktan başka bir işe yaramıyorlar."
    Beni duymamazlıktan geldi, elindeki gazeteye söylenmeye devam etti. "İşte insanların küçük
    kasabalarda yaşamasının sebebi bu! Gülünç."
    "Şimdi büyük şehirlerin ne suçu var?"
    "Seattle cinayet başkenti olmak için yarışıyor. Son iki haftada çözülmemiş beş cinayet vakası
    oldu. Bununla yaşadığını hayal edebiliyor musun?"
    "Bence Phoenix cinayet vakalarında daha üst sıralardadır baba. Orada bununla
    yaşayabilmiştim." Ve asla onun bu küçük güvenli kasabasına gelene kadar bir cinayete kurban
    gitmeye yaklaşmamıştım. Aslında hala ölüm listesinde yer alıyordum... Kaşığı tutan elimin
    titremesiyle içindeki sıvı da titreşti.
    "Bana borcunu ödeyemedin," dedi Charlie.
    Yemeği bekletmekten vazgeçtim ve servis etmeye karar verdim. Spagettiyi et çatalıyla ben ve
    Charlie için ikiye böldüm, bu arada beni mahçup bir ifadeyle izliyordu. Kendi makarnasını sosa
    buladı. Bense kendi tabağımı onun sergilediği coşkudan uzak bir şekilde önüme koydum. Bir
    süre sessizce yemeklerimizi yedik. Charlie haberlere göz atmaya devam ederken bende eskimiş
    bir kopyasının bulunduğu Uğultulu Tepeler'in sabah kaldığım yerinden okumaya devam ettim.
    Konuşmasını beklerken kendimi on dokuzuncu yüzyılın İngilteresinde kaybetmeyi denedim.
    Tam Heathcliff'in döndüğü kısma gelmiştim ki Charlie boğazını temizledi ve gazetesini kenara
    fırlattı.
    "Haklıydın," dedi Charlie. "Bunu yapmamın bir nedeni vardı." Sosla kaplanmış çatalını bana
    doğru sallamıştı. "Seninle konuşmak istiyordum."
    Kitaptan gözümü ayırıp neredeyse parçalanacak olan kitabı masaya bıraktım. "Sadece
    sorabilirdin."
    Başını salladı, kaşlarını çatmıştı. "Evet, bir dahakine hatırlayacağım. Yemek yapmanın seni
    yumuşatacağını düşünmüştüm."
    Güldüm. "İşe yaradı, yemek yapma yeteneğin beni yağ gibi eritti. Ne oldu, baba?"
    "Pekala, bu Jacob ile ilgili."
    Yüzümün ifadesinin sertleştiğini hissettim. "Ne olmuş ona?" diye soğuk bir şekilde sordum.
    "Sakin ol, Bells. Biliyorum seni ispiyonladığı için hala kızgınsın ama o doğru olanı yaptı.
    Sorumlu davrandı."
    "Sorumlu," alay ederecesine tekrarladım ve gözlerimi devirdim. "Pekala, Ne olmuş Jacob'a?"
    Aynı soru kayıtsızca zihnimde yankılandı. Ne olmuş Jacob'a? Onun için ne yapabilirdim?
    Benim eski en iyi arkadaşım şimdi ne olmuştu...Ne? Düşmanım mı? Korkmuştum.
    Charlie'nin yüzü ansızın ihtiyatlı bir ifadeye bürünmüştü. "Bana kızmak yok, oldu mu?"
    "Kızmak?"
    "Bu Edward'la da ilgili."
    Gözlerimi kısmış ona bakıyordum.
    Charlie'nin sesi huysuz bir şekilde çıkmıştı. "Onun eve girmesine izin veriyorum, değil mi?"
    "Evet veriyorsun," diye kabul ettim. "Belirli bir zaman için. Tabii ki evden belirli bir zaman için
    çıkmama da izin veriyorsun." Konuşmaya şakayla devam ettim; okul dönemi boyunca mahkum
    hayatı yaşayacağımı biliyordum. "Son zamanlarda oldukça iyiyim."
    "Pekala, ben de bu yüzden bir şeyler yapmaya..." Ve Charlie beklenmediğim şekilde
    gülümsedi, gözleri neredeyse görünmüyordu. Bir anlığına yirmi yaş gençleşmişti.
    O gülümsemede soluk da olsa bir ışık görmüştüm ama yavaşça üzerine gittim. "Kafam karıştı
    baba. Biz Jacob'dan mı, Edward'dan mı yoksa cezalı olmamdan mı bahsediyoruz?"
    Aynı gülümseyiş gene belirmişti. "Üçünden de."
    "Öyleyse bu üçünün ne ilgisi var?" diye merakla sordum.
    "Pekala." Dedi ve iç geçirdi, sonra da ellerini sanki teslim oluyormuşçasına havaya kaldırdı.
    "Sergilediğin iyi halden dolayı erken tahliye edilmen üzerinde düşünüyorum. Bir genç olarak,
    şaşırtıcı biçimde hiç sızlanmadın."
    Sesim heyecanımdan dolayı yüksek çıkmıştı. "Gerçekten mi? Özgür müyüm?"
    Bu da nereden çıkmıştı? Olaya olumlu yaklaşarak taşınana kadar ev hapsinde kalacağımı
    düşünmüştüm ve Edward Charlie'nin düşüncelerindeki tutarsızlıktan dolayı onunla
    konuşamamıştı...
    Charlie bir parmağını havaya kaldırdı. "Şartlı olarak ama."
    Tüm isteğim bir anda yok oldu. "Harika," diye inledim.
    "Bella bu bir istekten çok rica, tamam mı? Özgürsün. Fakat umarım bu özgürlüğü...akıllıca
    kullanırsın."
    "Bu da ne demek şimdi?"
    Tekrar iç geçirdi. "Tüm vaktini Edward ile geçirmekten büyük zevk alacağını biliyorum..."
    "Alice'le de vakit geçiriyorum," diye araya girdim. Edward'ın kızkardeşinin ziyaret saatleri
    yoktu. İstediği gibi gelir ve giderdi. Onun becerikli ellerinde Charlie kolayca yola gelirdi.
    "Bu doğru," dedi Charlie. "Fakat senin Cullen ailesi dışında da arkadaşların var Bella, ya da
    vardı demeliydim."
    Uzun bir süre birbirimizin gözlerine baktık.
    "En son ne zaman Angela Webber ile konuştun?" biir anda sormuştu bunu.
    "Cuma öğle yemeğinde," diye hemen cevap verdim.
    Edward geri dönmeden önce okul ikiye bölünmüştü. Bu iki grubu iyiler ve kötüler diye
    ayırmaktan zevk alıyordum. Biz ve onlar olmuştuk. İyiler arasında Angela, ve onun erkek
    arkadaşı Ben Cheney, ve Mike Newton vardı. Üçü de Edward gittikten sonra yaptığım
    çılgınlıkları büyük bir cömertlikle affetmişti. Lauren Mallory ise onların tam ortasında
    duruyordu ve tabi çevresinde ger kalan herkes vardı. Hatta Forks'a geldiğim zaman arkadaş
    olduğum ilk kişi olan Jessica Stanley de bu anti – Bella grubunda bulunuyordu.
    Edward'ın okula geri dönmesiyle bu iki grup arasındaki uçurum iyice belirgin hale
    gelmişti.Edward geri döndüğünde Mike ile olan sıkı dostluğu devam etmişti. Angela da şaşmaz
    bir sadakata sahipti ve erkek arkadaşı Ben de onu takip etmişti. İnsanların Cullen ailesine
    duyduğu derin tiksintiye rağmen Angela her öğle yemeğinde aşılmaz bir görev bilinciyle
    Alice'in yanında oturmuştu. Birkaç haftanın sonunda Angela daha rahat görünmeye başlamıştı.
    Bir Cullen'ın cazibesine kapılmamak oldukça zordu.
    "Ya okul dışında?"diye sordu Charlie, ilgimi yeniden konuya çekmek istiyordu.
    "Okul dışında hiçkimseyi görmüyorum baba. Cezalıyım, hatırlıyorsun değil mi? Hem
    Angela'nın bir erkek arkadaşı var. Her zaman onunla birlikte. Eğer özgür olsaydım," sesime
    kuşkulu bir ton ekleyip, "belki çift olarak takılabilirdik," dedim.
    "Tamam. Ama o zaman..." tereddüt etmişti. "Sen ve Jack bir zamanlar beraber takılırdınız ve
    şimdi..."
    Sözünü kestim. "Nereye varmaya çalışıyorsun baba? Şartın nedir, yani tam olarak?"
    "Erkek arkadaşın için diğer tüm arkadaşlarını başından atmaman gerektiğini düşünüyorum
    Bella," sesi oldukça sertti. "Bu doğru değil ve hayatını diğer insanlar arasında bulunarak
    hayatını daha iyi dengede tutabileceğini düşünüyorum. Geçen Eylül ayında olanlar…"
    Ürkmüştüm.
    "Pekala," dedi geri adım atarak. "Eğer Edward Cullen dışında daha fazla hayatın olsaydı, her
    şey daha farklı olabilirdi.
    "Kesinlikle böyle olurdu," diye mırıldandım.
    "Belki öyle belki de değil."
    "Varmaya çalıştığın nokta?" diye hatırlattım ona.
    "Bu yeni özgürlüğünü diğer arkadaşlarını görmek için de kullan. Ve dengeyi koru."
    Başımı yavaşça salladım. "Denge iyidir. Yani doldurmam gereken bir kotam mı olacak
    öyleyse?"
    Somurttu ve başını hayır dercesine salladı. "Bunu daha fazla karmaşık hale getirmek
    istemiyorum. Sadece arkadaşlarını unutma..."
    Bu zaten çözmeye çalıştığım bir açmazdı. Arkadaşlarımı kendi güvenlikleri için mezun olana
    kadar bir daha görmek istemiyordum.
    Yapılabilecek en doğru hareket neydi peki? Olabildiğince onlarla çok mu vakit geçirmek?
    Yoksa kademeli olarak onlardan uzaklaşmak mı? İkincisi canımı sıkmıştı.
    Ben bunları düşünüp dalmışken Charlie ekledi "....özellikle de Jacob ile."
    Bu daha da büyük bir açmazdı. Doğru kelimeleri bulmam bir zaman aldı. "Jacob biraz...zor
    olabilir."
    "Blackler neredeyse aileden sayılır, Bella," dedi, sesi gene sertti ve babacandı. "Ve Jacob da
    çok ama çok iyi bir arkadaşdı senin için."
    "Biliyorum."
    "Onu özlemiyor musun?" diye sordu Charlie asabiyetle.
    Boğazımda aniden bir şey düğümlenmişti. Cevap vermeden önce boğazımı iki kez temizlemek
    zorunda kaldım. "Evet, özledim," diye cevap verdim, yere bakıyordum. "Çok özledim."
    "Öyleyse neden bu kadar zor?"
    Açıklamakta serbest değildim. Benim ve Charlie gibi normal insanlar için koyulmuş kurallara
    aykırıydı. Bunu bilmek demek çevremizde var olan gizli dünyadaki tüm o mitolojik yaratıkları
    ve canavarları bilmek demekti.
    Bu dünyayı biliyordum ve hiç de küçük bir belanın içerisine batmamıştım. Charlie'nin de aynı
    soruna bulaştırmaya hiç niyetim yoktu.
    "Jacob ile...bir anlaşmazlığımız var," dedim yavaşça. "Yani aramızdaki arakadaşlıkla ilgili bir
    şey. Görünüşe göre arkadaşlık Jake için yeterli değil." Söylediğim bahanenin detayları
    doğruydu ama önemsizdi, çünkü asıl neden Jacob'ın dahil olduğu kurt adamlar sürüsü
    katılmaya niyetli olduğum Edward'ın vampir ailesinden ve haliyle benden de nefret ettiğiydi.
    Bu öyle notlar yazarak çözebileceğimiz cinsten bir şey değildi, zaten telefonlarıma da
    çıkmıyordu. Fakat benim planım, kurt adamla kişisel olarak ilgilenmekti ve kesinlikle
    vampirlere uymamıştı.
    "Edward için küçük sağlıklı bir rekabet iyi olmaz mı?" Charlie'nin sesi şimdi alaycıydı.
    Aynı şekilde karanlık bir bakış attım ona. "Rekabet falan yok."
    "Ondan kaçınarak Jake'in hislerini incitiyorsun. Onun hiçbir şey olmaktansa arkadaş olmayı
    tercih edeceğine eminim."
    Ah şimdi de ondan sakınıyordum öyle mi?
    "Jake'in arkadaş olmak istemediğine son derece eminim." Bunu söyledikten sonra ağzımda
    sevimsiz bir tat oluşmuştu. "Bu fikre de nereden kapıldın bu arada?"
    Charlie utanmış görünüyordu. "Bu konu bugün Billy'le konuşurken ortaya çıkmış olabilir..."
    "Sen ve Billy şimdi de yaşlı kadınlar gibi dedikodu mu yapıyorsunuz," diye şikayet ettim,
    çatalımı buz gibi olan tabağımdaki makarnama sapladım.
    "Billy Jacob için endişeniyor," diye cevap verdi Charlie. "Jake bugünlerde zor zamanlar
    geçiriyor...Keyifsizmiş."
    İrkildim, ama gözümü tabağımdan ayırmadım.
    "Ve sen Jake ile gününü geçirdikten sonra hep mutlu olurdun." Charlie derin bir soluk verdi.
    "Şimdi de mutluyum." Hırlar gibi dişlerimin arasında soludum.
    Söylediğim sözler ile söyleme biçimimdeki karşıtlık Charlie'ye kahkaha attırmıştı, ben de ona
    katıldım.
    "Tamam, tamam," diye kabul ettim. "Denge."
    "Ve Jacob," diye ısrar etti.
    "Deneyeceğim."
    "Güzel.Dengeyi yakala Bella. Ve ah doğru ya, bir mektubun vardı," dedi Charlie, incelikle bir
    daha konuya dönmemek üzere yenisine geçmişti. "Orada ocağın yanında."
    Kalkıp almadım, aklım bir süre Jacob'ın adıyla meşgul olmuştu. Büyük ihtimal önemsiz bir
    mektuptu; daha dün annemden bir paket almıştım ve kimseden başka bir şey beklemiyordum
    Charlie sandalyesini geriye doğru itip ayaka kalktı, sonra da ayaklarına değmeye çalışarak
    gerindi. Tabağını lavaboya bırakmadan evvel musluğu açtı sonra da bir an durup kalın zarfı
    bana doğru fırlattı. Zarf masanın üzerinde kaydı ve dirseğime çarpıp durdu.
    "Eee, teşekkürler," diyebildim sadece, mektubu açmam için bu kadar zorlaması kafamı
    karıştırmıştı. Sonra mektubun geldiği adresi gördüm. Mektup Alaska Southeast
    Üniversitesinden geliyordu. "Çok çabuk cevap geldi. Başvuru tarihini kaçırdığımı sanıyorum."
    Charlie kıkırdadı.
    Zarfı elimde çevirdim ve ona düşmanca baktım. "Bu açık."
    "Merak ettim."
    "Beni çok şaşırttınız şerif. Bu bir devlet suçu."
    "Hadi oku ama."
    Mektubu zarfından çıkardım, sonra da katlanmış halde duran ders programını.
    Ben daha hiçbir şey okuyamadan Charlie "Tebrikler," dedi. "Bu senin ilk kabul mektubun."
    "Teşekkürler, baba."
    "Okul harcın hakkında konuşmalıyız. Ben biraz para biriktirmiştim ve…"
    "Hey dur bakalım. Senin emeklilik parana elimi sürmeyeceğim. Benim üniversite fonum var,"
    ama fondan kalanlar zaten en başından beri çok da fazla değildi.
    Charlie kaşlarını çattı. "Bu yerlerin bazıları gerçekten pahalı, Bells. Yardım etmek istiyorum.
    Alaska'ya kadar sırf ucuz olduğu için gitmek zorunda değilsin."
    Ucuz falan da değildi. Ama uzaktaydı ve yılın üç yüz yirmi bir günü hava kapalıydı. İlk bahane
    kendim içindi ikincisi için Edward içindi.
    "Ne kadar uzakta olduğunu biliyorum. Ayrıca finansal destek sağlayacak pek çok yer var. Hem
    kredi almak da kolay." Yaptığım blöfün çok belli olmadığını umuyordum. Açıkçası pek de
    araştırma yapmamıştım bu konuda.
    "Yani...," diye başladı Charlie ve sonra sustu ve başka yöne bakmaya başladı.
    "Yani ne?"
    "Hiç, ben sadece..." Kaşlarını çatmıştı. "Şeyi merak etmiştim...Edward'ın gelecek yılki
    planlarını?
    "Ya."
    "Planı ne?"
    Birinin kapıya üç kere vurması hayatımı kurtarmıştı. Charlie gözlerini devirdi ve yerinden
    kalktı.
    "Geliyorum!" diye bağırdığımda Charlie "Kaç bakalım" dediğini duydum. Onu duymazdan
    geldim ve Edward'ı içeriye davet ettim.
    Kapıyı hevesle açtım - aniden kolayca ardına kadar açıldı – ve işte oradaydı, tam karşımda
    benim mucizem duruyordu.
    Zaman onun mükemmel yüzüne karşı bağışıklık kazanmamı sağlayamamıştı ve eminim bunu
    asla da beceremeyecektim. Bakışlarım onun soluk beyaz yüzünde gezinmeye başladı.Geniş
    köşeli çenesine sanki bir sanat eseri gibi oyulmuş kalın dudakları vardı. Karşımda durmuş
    gülümserken burnu düz bir çizgi şeklini almış, çıkık elmacık kemikleriyle ters bir açı
    oluşturmuştu. Pürüzsüz bir mermer gibi olan alnı ardı - darma dağınık bronz rengi saçları
    kısmen örtüyordu...
    Gözlerini ise sona saklamıştım, biliyordum ki o gözlere bir kez baktığımda düşüncelerim allak
    bullak olacaktı. İri, sıcacık bakan sıvı altın rengindeydiler ve siyah kirpiklerle çevrelenmiştiler.
    Gözlerinin içine bakmak beni her zaman olağan dışı hissettirirdi – ona bakarken bacaklarım
    süngere dönüşürdü. Biraz da başım dönerdi ama bunun sebebi ona bakarken nefes almayı
    unutmamdı. Ve gene öyle olmuştu.
    Dünyadaki her erkek modelin ruhuna karşılık takasa edebileceği türden bir yüzü vardı. Tabii ki
    bunun tek bir fiyatı vardı, o da bir ruh.
    Hayır. Buna inanmıyordum. Böyle düşündüğüm için bile suçluluk duyuyordum ve memnun
    oluyordum, aslında çoğunlukla memnun oluyordum. Edward hakkında sık sık – bu kadar sık
    olduğu için memnundum –böyle gizemli düşünceleri olan tek kişiydim.
    Eline uzandım ve onun soğuk parmakları benimkine değdiğinde iç geçirdim. Onun dokunuşu
    bana rahatlamaya benzer bir his veriyordu – sanki acı çekiyormuşum da ansızın bu acı sona
    eriyormuş gibiydi.
    "Selam," dedim ona küçük bir gülümsemeyle, beklenenden daha az coşkulu bir karşılamaydı
    bu.
    Birbirine kenetlenmiş parmaklarımızı kaldırıp elinin arkasıyla yanağımı okşadı. "Öğlenin
    nasıldı?"
    "Yavaştı."
    "Benim için de öyleydi."
    Ellerimiz hala kenetlenmişken bileğimi yüzüne doğru yaklaştırdı. Gözlerini kapatmış burnunu
    tenimin üzerinde gezdiriyordu ve yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Daha önce de söylediği
    gibi şaraba karşı koyarak kokusunun tadını çıkarıyordu.
    Kanımın kokusunun üzerindeki etkisini biliyordum – onun için diğer insanların kanının
    tadından çok daha lezzetliydi – bu tıpkı bir alkoliğin şarap yerine su içmesi gibiydi. Ona yakıcı
    bir susuzluk hissi veriyordum. Fakat önceden olduğundan farklı olarak artık çekinmiyordu. Bu
    sıradan hareketinin arkasında aslında nasıl da büyük bir mücadele olduğunu sadece hayal
    edebilirdim.
    Bu kadar zorlanması beni çok üzmüştü. Kendimi ona daha fazla acı vermeyeceğimi söyleyerek
    teselli ettim.
    Charlie'nin yaklaştığını duydum. Her zaman olduğu gibi misaferimizin eve gelmesine duyduğu
    memnuniyetsizliği ayağını yere vurarak göstermişti. Edward'ın gözleri hemen açıldı, bileğimi
    serbest bıraktı ama hala elele tutuşuyorduk.
    "İyi akşam Charlie." Charlie bunu pek haketmese bile Edward her zaman olduğu gibi kusursuz
    derecede kibardı.
    Charlie bir şeyler homurdandıktan sonra ellerini göğsünde birleştirdi ve orada beklemeye
    başladı. Son zamanlarda takındığı aşırı denetimci ebeveyn halindeydi gene.
    "Birkaç başvuru formu daha getirmiştim," dedi Edward, elinde içi dolu bir zarf tutuyordu.
    Küçük parmağının çevresindeyse pullardan oluşmuş bir rulo vardı.
    Sıkıntıyla inledim. Beni başvurmam için zorlamadığı kaç üniversite kalmıştı daha? Hem
    mevzuattaki bu boşlukları nasıl bulabiliyordu? Bu yıl geç kalmıştık oysa ki.
    Sanki düşüncelerimi okuyabiliyormuş gibi gülümsedi; muhtemelen yüzümden her şey belli
    oluyordu. "Hala son başvuru tarihleri geçmemiş birkaç yer var. Ve istisnai durumlar yaratmaya
    istekli bazı yerler de var."
    Bu istisnai durumları yaratmaya istekli olmalarının arkasındaki nedenleri sadece hayal
    edebiliyordum. Ve tabi onlara verilen çeklerdeki sıfırların miktarını da.
    Edward yüzümdeki ifadeye güldü.
    "Geçelim mi?" diye sordu, beni mutfak masasına doğru çekiştirdi.
    Charlie her ne kadar bugün yapılacaklara pek itiraz etmese de bundan hoşlanmamıştı ve
    arkamızdan takip etti. Her geçen gün bana üniversite konusunda daha çok baskı yapıyordu
    artık.
    Edward yıldırıcı görünen kağıt destelerini düzenlerken ben de masayı hızlıca temizledim.
    Uğultulu Tepeler kitabımı tezgaha koyduğumda Edward tek kaşını havaya kaldırdı. Ne
    düşündüğünü biliyordum ama Edward yorum yapmaya fırsat bulamadan Charlie konuşmaya
    başladı.
    "Üniversite başvurularından bahsetmişken, Edward," dedi Charlie, sesi daha da kasvetli bir hal
    almıştı; Edward'a doğrudan bakmamak için elinden geleni yapmıştı ve onunla iletişime geçmek
    zorunda kalması daha da kötü bir havaya bürünmesine neden olmuştu. "Bella ve ben gelecek
    yıl hakkında konuşuyorduk. Hangi okula gideceğine karar verdin mi?"
    Edward Charlie'ye gülümsedi, sesi son derece candandı.
    "Henüz değil. Bazı okullardan kabul mektubu almıştım ama hala bunlar üzerinde
    düşünüyorum."
    "Nereye kabul edildin?" diye ısrarla sordu Charlie.
    "Syracuse...Harward...Darmouth...ve bir de Alaska Southeast Üniversitesinden bugün bir
    kabul mektubu aldım." Edward kafasını hemen yana çevirdi böylece bana göz kırpabilmişti.
    Gülüşümü bastırmayı başardım.
    "Harward? Darmouth?" Charlie şaşkınlığını gizleyemeden mırıldanmıştı. "Bu harika…yani.
    Evet, ama ya Alaska Üniversitesi...Sarmaşık Ligi üniversitelerinden birine gitmek varken orayı
    düşünmüş olamazsın. Yani demek istediğim baban eminim..."
    "Carlisle nereyi seçersem seçeyim memnun olacaktır," dedi Edward sakince.
    "Yaa."
    "Tahmin et ne oldu, Edward?" diye heyecanla sordum.
    "Ne oldu, Bella?"
    Tezgahın üzerindeki kalın zarfı işaret ettim. "Alaska Üniversitesinden kabul mektubu geldi!"
    "Tebrikler!" dedi gülümseyerek. "Ne tesadüf ama."
    Charlie gözlerini kısmış, etrafına öfkeyle bakıyordu. "Pekala," diye söylendi bir dakika sonra.
    "Gidip maçı izleyeceğim, Bella. Unutma dokuz kırk."
    Her zamanki yanımızdan ayrılış sözüydü bu.
    "Şey, baba? Özgürlüğüm hakkındaki yaptığımız son konuşmayı hatırlıyorsun... değil mi?"
    Derin bir nefes verdi. "Haklısın. Tamam on kırk. Hala okul zamanı gece dışarı çıkma yasağın
    var."
    "Bella artık cezalı değil mi?" diye sordu Edward. Şaşırmadığının farkındaydım. Sesinde ufacık
    bile olsa bir heyacan fark etmemiştim.
    "Şartlı olarak," Charlie dişlerinin arasında tıslayarak düzeltti. "Niye sordun?"
    Kaşlarımı çatıp babama baktım ama beni görmedi.
    "Bilmem,bu iyi oldu," dedi Edward. "Alice bir süredir alışverişe gitmek için bir arkadaş
    arıyordu, ve Bella'nın şehrin ışıklarını özlediğine eminim." Dönüp bana gülümsedi.
    Fakat Charlie öfkeyle haykırdı, "Hayır!" ve yüzü mor bir renge bürünmüştü.
    "Baba! Sorun ne?"
    Sinirden kenetlenmiş olan çenesini güçlükle açarak konuştu. "Şu anda Seattle'a gitmeni
    istemiyorum."
    "Ne?"
    "Sana gazetedeki haberden bahsettim, Seattle'da bir çete insanları öldürüyor ve seni bundan
    korumak istiyorum tamam mı?"
    Gözlerimi devirdim. "Baba, bir yıldırımın beni çarpma ihtimali beni Seattle'da bir..."
    "Hayır, her şey yolunda Charlie," dedi Edward sözümü keserek. "Ben Seattle'ı
    kastetmemiştim.Aklımda Portland vardı aslında. Bella'yı Seattle'a götürmezdim zaten. Elbette
    ki."
    Ona inanamıyormuşçasına baktım, ama elinde Charlie'nin gazetesi vardı ve ön sayfayı büyük
    bir dikkatle okuyordu.
    Babamı yatıştırmaya çalışıyor olmalıydı. Ne kadar ölümcül olursa olsun tehlikede olma fikri
    Edward ya da Alice ile birlikteyken düpedüz gülünçtü.
    İşe yaramıştı. Charlie bir süre Edward'a gözlerini bir süre daha dikip baktıktan sonra omuz
    silkti. "Pekala," dedi ve sonra da hızla oturma odasına doğru gitti. Belki de başlangıç atışını
    kaçırmak istemiyordu.
    Televizyonun açılmasına kadar bekledim, böylece Charlie bizi konuşurken duyamayacaktı.
    "Ne yaptığını –," diye sormaya çalıştım.
    "Bekle," dedi Edward gözünü gazeteden ayırmadan. Bana ilk başvuru belgelerini uzattığında
    hala gazeteyi okuyordu. "Bence makalelerini bu başvuru formu için tekrar düzenleyebilirsin.
    Aynı soruları sormuşlar."
    Charlie hala dinliyor olmalıydı. Derin bir soluk aldıktan sonra aynı soruları cevaplamak üzere
    formun başına geçtim. Adım, soyadım, adresim…
    Birkaç dakika sonra başımı formlardan kaldırıp ona baktım ama Edward pencereden dışarıya
    düşünceli bir şekilde bakıyordu. Başımı tekrar eğip forma döndüğümde okulun adına ilk defa
    dikkat ettim.
    Güldüm ve kağıdı ittim.
    "Bella?"
    "Ciddi ol Edward. Dartmouth öyle mi?"
    Edward ittiğim kağıdı kibarca önüme geri koydu. "Bence New Hampshire'ı severdin," dedi.
    "Benim için tam kadro gece eğitimi var, ve ormanlar yürmeye hevesli kişiler için son derece
    uygun. Yabani hayatı çok bereketli." Karşı koyamadığımı bildiği çarpık gülüşünü yüzüne
    kondurdu.
    Burnumdan derin bir soluk aldım.
    "Eğer bu seni mutlu edecekse bana geri ödemene izin vereceğim," diye söz verdi. "Eğer
    istiyorsan senin yerine ödeyebilirim."
    "Sanki verilecek muazzam rüşvet ya da borç olmadan girebilecek mişim gibi? Bu seferki ne,
    yeni bir Cullen kütüphanesi kanadı mı? Ah, neden gene bu konu hakkında tartışıyoruz?"
    "Sadece başvuru formunu doldur tamam mı, Bella? Başvuru da bulunmak seni öldürmez."
    Sinirden dişlerimi sıkmıştım. "Ne var biliyor musun? Başvuru formunu dolduracağımı hiç
    sanmıyorum."
    Çöp kutusuna atabilmek için buruşturma niyetiyle kağıda uzandım, ama orada yoktu. Bir süre
    boş masaya baktıktan sonra Edward'a döndüm. Hareket etmemişti ama başvuru formunun
    katlanmış olarak ceketinin cebinde durduğuna emindim.
    "Ne yaptığını sanıyorsun?" diye sordum.
    "Senin imzanı senden daha iyi atıyorum. Hem makaleni zaten yazdın bile."
    "Böyle yaparak ileriye gittiğinin farkındasın sanırım." Bu sözleri Charlie'nin bir ihtimal hala
    maçı izlemeye dalmadığını düşünerek fısıldamıştım. "Başka bir yere başvurmaya ihtiyacım
    yok. Alaska'ya kabul edildim. Zaten ilk sömestirin harcını ödemeye ancak gücüm yetiyor. Ve
    bu da son derece geçerli bir bahane.Ne olursa olsun sokağa atacak param yok."
    Kederli bakış yüzünde belirdi. "Bella –"
    "Başlama tekrar. Bunu Charlie'nin hatırı için yapmam gerektiğini kabul ediyorum ama ikimiz
    de biliyoruz ki gelecek sonbahar okula gidecek durumda olmayacağım. En azından
    yakınlarında insan olan hiçbir yerde olamayacağım."
    Bildiğim kadarıyla yeni vampirlerin ilk birkaç yılları zorlu geçiyordu. Edward bu konu
    hakkında bahsetmekten pek hoşlanmadığından pek detaya inmemiş olsa da çok da hoş bir
    dönem olmadığını biliyordum.Kendine hakim olma doğuştan değil sonradan kazanılan bir
    yetenekti. Okulla yazışmak kesinlikle ihtimal dahilinde değildi.
    "Zaman konusunda hala karar verilmediğini sanıyordum," diye kibarca hatırlattı bana Edward.
    "Üniversitenin bir ya da iki döneminin tadını çıkarabilirdin. Asla tecrübe etmediğin bir sürü
    insani deneyim var."
    "Ondan sonra yaparım."
    "Ondan sonra bir daha insani hiçbir deneyim yaşayamazsın. Bir daha insan olmak için şansın
    olmayacak Bella."
    İç geçirdim. "Zamanlaması konusunda akılcı davranmalısın Edward. Oyalanmak çok tehlikeli
    olabilir."
    "Hiçbir tehlike yok ama," diye ısrar etti Edward.
    Ona dik dik baktım. Tehlike yok mu? Bundan eminim. Sadece arkadaşının ölümünün
    intikamını, tercihen yavaş ve acı dolu bi şekilde, benden almak isteyen sadist bir vampir vardı.
    Victoria hakkında kim endişeleniyorduki? Ve, ah tabi, Volturi isimli vampir savaşçıları olan
    seçkin vampir ailesi vardı – onlarda benim kalbimin atmaması konusunda ısrarcılardı çünkü
    onların varlığını bir insanın öğrenmesi kesinlikle yasaktı. Doğru, panik yapmama neden olacak
    hiçbir şey yoktu. Hatta Alice'in gözcülüğünde bile olsa, ki Edward kendisinin gelecek
    hakkında gördüğü bizi önceden uyaran ve esrarengiz şekilde kesinlik içeren imgelere çok
    güvenirdi, bunu tehlikeye atmak çılgıncaydı.
    Ayrıca bu tartışmayı çok önceden zaten kazanmıştım. Değişim geçireceğim tarih kesin
    olmamakla beraber mezuniyetimden kısa bir süre sonra olmasında anlaşmıştık ve buna sadece
    birkaç hafta kalmıştı.
    Bu kadar kısa bir zamanın kaldığını fark etmek oldukça şaşırtmıştı beni. Tabii ki bu değişim
    şarttı – bunun çözüm yolu da bu dünyada istediğim her şeyi bir araya getirmekti – fakat yan
    odada oturmuş her akşam yaptığı gibi maç izlemekten zevk alan Charlie'nin varlığının
    farkındaydım. Annem Renée'nin buradan çok uzakta güneşli Florida'da da bana yazı onunla
    ve yeni kocasıyla geçirmem için hala yalvaracaktı. Ve Jacob vardı bir de, ailemden farklı olarak
    ben okul için ortadan kaybolduğumda o aslında ne olduğunu bilecekti. Hatta ailem onlarla yol
    masraflarını, yapmam gerekenleri ve hastalığı bahane ederek gelişimi ertelediğimde uzun süre
    şüphelenmeyeceklerdi bile ama Jacob bilecekti.
    Bir an Jacob'ın iğrenmesi diğer bütün acıları gölgede bıraktı.
    "Bella," diye mırıldandı Edward, içinde bulunduğum endişeyi görmek yüzünü asmasına neden
    olmuştu. "Acele etmene gerek yok. Kimsenin seni incitmesine izin vermem. İstediğin kadar
    zamanın var."
    "Acele etmek istiyorum," diye fısıldadım, hafifçe gülümsüyordum ve bir espiri yapmaya
    çalıştım. "Ben de bir canavar olmak istiyorum."
    Sıktığı dişleri arasından konuştu. "Neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrin yok." Ansızın
    gazeteyi ikimizin ortasına, masanın üzerine fırlattı. Parmağını gazetenin manşetine koydu:
    ÖLÜ SAYISI ARTIYOR,
    POLİS ÇETE SALDIRISINDAN ŞÜPHELENİYOR
    "Bununla ne ilgisi var?"
    "Canavarlar şaka değildir, Bella."
    Gazetenin manşetine tekrar baktım sonra da yüzündeki sert ifadeye. "Bunu...bir vampir mi
    yaptı?" diye fısıldadım.
    Buz gibi gülümsedi. Sesi duygusuz ve alçaktı. "Benim türümün insanların dehşet dolu
    haberlerininin arkasında aslında ne sıklıkta yer aldığını bilsen şaşardın.Neye bakman gerektiğini
    bilirsen anlaması hiç de zor değil. Burada verilen bilgiye göre yeni dönüşmüş bir vampirin
    Seattle'da serbest kaldığı anlaşılıyor. Kana susamış, vahşi ve kontrolsüz. Hepimizin bir
    zamanlar olduğu gibi."
    Gözlerimi onunkinden kaçırarak tekrar gazeteye baktım.
    "Bu durumu bir kaç hafta izliyoruz. Tüm işaretler ortada – kuşkulu ortadan kayboluşlar, ki
    bunların hepsi gece olmuş, berbat haldeki cesetler ve yetersiz kanıtlar...Evet, bu kesinlikle yeni
    dönüşmüş bir vampir. Ve görünüşe göre bu acemi için kimse sorumluluk almak istemiyor..."
    Derin bir soluk aldı. "Aslında bizim sorunumuz değil. Evimize çok yakın bir yerlerde olmadığı
    sürece ilgilenmemeliyiz. Dediğim gibi bu her zaman olur. Canavarlar canavarca davranışların
    sonucunda oluşurlar."
    Sayfada yer alan isimlere dikkat etmemeye çalıştıysam da bütün isimler koyu renk puntoyla
    yazılmışlardı. O beş insan hayatlarını orada geçirmişlerdi ve şimdi aileleri yas tutuyordu.
    Cinayete kurban gittiklerini bilerek bu isimleri okumak farklıydı. Maureen Gardiner, geoffrey
    Campbell, Grace Razi, Michelle O'Connel, Ronald Allbrook. Bu insanların hepsinin aileleri,
    çocukları, arkadaşları, evcil hayvanları, umutları, planları vardı.
    "Benim için aynı olmayacak," diye fısıldadım, biraz da kendim için söylemiştim. "Böyle
    olmama izin vermeyeceksin. Biz Antartika'da yaşayacağız."
    Edward gerilimi azaltmak için güldü. "Penguenler çok tatlıdır."
    Keyifsizce güldüm ve masanın üzerindeki gazeteyi yere fırlattım böylece o isimleri
    göremeyecektim. Elbette Edward av için gerekli canlıları düşünmüştü bile. O ve onun insan
    hayatını korumaya kendini adamış "vejeteryan" ailesi beslenme ihtiyaçlarını büyük yırtıcı
    hayvanları avlayarak tatmin ediyorlardı. "Öyleyse planladığımız gibi Alaska'ya gideriz. Hem
    orası Juneau'dan daha uzak ve gri ayılar bakımından epey zengin."
    "Daha iyi," diye kabul etti. "Hem kutup ayıları da var. Oldukça da vahşiler. Sonra kurtlar da
    bir hayli iridir."
    Ağzım açık kalmıştı ve şaşkınlık dolu bir ses çıkarmıştım.
    "Sorun ne?" diye sordu. Kendime gelmeden kafa karışıklığı uçup gitmiş ve bütün vücudu
    kasılmıştı. "O zaman kurtları boşver yani sana iğrenç geldiyse." Sesi gergin ve resmiydi, ayrıca
    omuzları da dikleşmişti.
    "O benim en iyi arkadaşımdı Edward," diye mırıldandım.Onu iğnelemek için geçmiş zamanı
    kullanmıştım. "Tabii ki bana iğrenç geliyor."
    "Düşüncesizliğimi lütfen bağışla," dedi, hala oldukça resmiydi. "Bunu önermemeliydim."
    "Bunun hakkında endişelenme." Ellerime baktım, ikisini masanın üzerinde birleştirmiş ve
    sıkmıştm.
    İkimiz de bir süre sessiz kaldık ama sonra buz gibi parmağıyla gönlümü almak için çenemin
    altını okşadı. Dokunuşu daha da yumuşaktı artık.
    "Üzgünüm. Gerçekten."
    "Biliyorum. O şekilde tepki vermemeliydim. Sadece...şey, sen gelmeden önce de Jacob'ı
    düşünüyordum." İkilemde kalmıştım. Sarımsı gözleri ne zaman Jacob'ın adını söylesem
    kararıyor gibi görünüyordu. Yalvaran tonda konuşmaya devam ettim. "Charlie Jake'in zor
    zamanlar geçirdiğini söyledi. O şimdi acı çekiyor ve... bu benim suçum."
    "Sen yanlış olan hiçbir şey yapmadın Bella."
    Derin bir nefes aldım. "Her şeyi düzeltmeliyim Edward. Bunu ona borçluyum. Ve bu
    Charlie'nin şartlarından biri, neyse..."
    Ben konuşurken yüz ifadesi değişmiş tekrar sert bir hal almıştı.
    "Bella, biliyorsun ki korunmasız bir şekilde bir kurt adamın etrafında olması söz konusu bile
    değil. Ayrıca içimizden birinin onların bölgesine geçmesi yaptığımız anlaşmayı da bozabilir. Bir
    savaş başlatmamızı mı istersin?"
    "Tabii ki hayır!"
    "Öyleyse bu konu hakkında daha fazla tartışmamızın gereği yok." Elini aşağa indirdi ve
    bakışlarını başka yöne çevirdi, konuşmak için yeni bir konu bulmaya çalışıyordu. Sonra
    bakışları arkamda duran bir şeyde sabitlendi, gülümsüyordu. Gözlerinde ihtiyatlı bir ifade vardı.
    "Charlie'nin seni serbest bırakmaya karar vermesine sevindim, kütüphaneye gitmeye çaresizce
    ihtiyacın var gibi görünüyor. Hala Uğultulu Tepeler'i okuduğuna inanamıyorum. Ezberlemedin
    mi daha?"
    "Hepimiz görsel hafızaya sahip olamıyoruz," dedim terslenerek.
    "Görsel hafıza ya da başka bir şey, ben hala bu kitaptan neden hoşlandığını anlayamıyorum.
    Kitabın kahramanları birbirlerinin yaşamını mahveden korkunç insanlar. Heathcliff ve Cathy'nin
    nasıl olup da Romeo ve Juliet ile ya da Mr Darcy ve Elizabeth Bennet ile aynı kefeye
    konduğunu anlayamıyorum. Bu bir aşk hikayesi değil, nefret hikayesi."
    "Klasiklerle bazı sorunların var," diye hırsla cevap verdim.
    "Belki de eski zamanalar beni etkilemiyor." Gülümsedi, sonunda ilgimi dağıtabildiği için
    memnun olmuştu.
    "Ciddiyim, neden defalarca ve defalarca okuyorsun?" Gözleri parlıyordu gene, her zaman
    olduğu gibi zihnimin karmaşık düşüncelerini çözmeye çalışıyordu. Masanın diğer tarafından
    uzanıp yüzümü elleri arasına aldı. "Senin için bu kadar cazip olmasının nedeni ne?"
    Bu samimi merakı beni gafil avlamıştı. "Emin değilim," demiştim, gözlerini dikip bana bakması
    ve dokunuşu düşüncelerimi allak bullak etmişti. "Sanırım kitaptaki çaresizlikle ilgili. Nasıl
    hiçbir şeyin onları ayrı tutamadığından belki de; ne bencilliklerinin, ne kötülüklerinin ya da en
    sonun da ölümün bile ..."
    Söylediklerimden dolayı yüzü düşünceli görünüyordu. Bir süre sonra alay edercesine
    gülümsedi. "Sanırım içlerinden biri iyi bir karakter olsaydı daha iyi bir hikaye olurdu."
    "Bence sorun da bu," diye itiraz ettim. "Onların aşkı sahip oldukları tek iyi şeydi."
    "Öyleyse umarım ondan daha iyi iç güdülere sahipsindir...yani kötü birine aşık olmaman için."
    "Sanırım birilerine aşık olmam konusunda endişe etmek için biraz geç kaldın," dedim anlamlı
    bir şekilde. "Fakat hiçbir uyarı olmadan da oldukça iyi idare ettiğimi düşünüyorum."
    Sessizce güldü. "Böyle düşündüğün için memnunum."
    "Umarım sen de bencil birinden uzak duracak kadar akıllısındır. Heathcliff'den ziyade tüm
    sorunların nedeni Catherine'di."
    "Kendimi kouyacağım," diye söz verdi.
    İç geçirdim, konuyu dağıtma konusunda gerçekten çok iyiydi.
    Elimi yüzüme koyduğu elinin üzerine koydum. "Jacob'ı görmeliyim."
    Gözlerini kapadı. "Hayır."
    "Gerçekten hiç de tehlikeli değil," dedim, tekrar yalvaran tonda konuşuyordum. "La
    Push'dayken tüm zamanımı onlarla geçirirdim ve hiçbir şey olmamıştı."
    Fakat dilim sürçmüştü; sonlara doğru yalan söylediğimi fark etmiştim.Hiçbir şey olmadığı bir
    yalandı. Hızla bir anı bir anda zihnimde belirdi – devasa gri bir kurt hamle yapmadan önce
    gerinmişti ve bıçak gibi dişlerini bana gösteriyordu – o zaman hissettiğim korkuyu hatırlamak
    bile avuçlarımın terlemesine neden olmuştu.
    Edward kalp atışlarımın hızlandığını duymuştu ve sanki yüksek sesle yalan söylediğimi
    haykırmışım gibi başını salladı. " Kurtadamlar değişkendirler. Bazen onların yakınlarındaki
    insanlar zarar görür. Hatta bazen öldürülürler."
    Bunu reddetmek istiyordum ama buna engel olacak başka bir anı gözümde canlanmıştı. Emily
    Young'ın güzel yüzünü görmüştüm, şimdiyse sağ gözünün köşesinden ve ağzının sol
    tarafından aşağıya inen meşum izler yüzünden yüzü bozulmuştu, sonsuza kadar parçalanmış bir
    yüzle yaşayacaktı..
    Zafer kazanmış bir edayla sessizce benim konuşmamı bekledi.
    "Onları tanımıyorsun" diye fısıldadım.
    "Onları senin sandığından daha da iyi tanıyorum Bella. Son defasında oradaydım."
    "Son defasında mı?"
    "Bundan yetmiş yıl önce kurtlarla yollarımız kesişti...Biz Hoquiam yakınlarına yerleşmiştik.
    Alice ve Jasper'ın bize katılmasından hemenönceydi. Sayıca onlardan üstün olmamıza rağmen
    bunun bir savaşa dönüşmesini Carlisle engel oldu. Ephraim Black'i beraber var olabileceğimize
    ikna etti ve sonunda anlaşma yaptık."
    Jacob'ın büyük büyük babasının adı beni korkutmuştu.
    "O türün Ephraim ile ortadan kalktığını düşünmüştük," diye mırıldandı Edward; daha çok
    kendi kendine konuşuyor gibiydi. "Şekil değiştirmelerine izin veren genetik tuhaflık yok
    olmuştu..." Aniden sustu ve gözlerini dikip suçlarcasına bana baktı. "Görünüşe göre senin kötü
    şansın her geçen gün daha da baskın hale geliyor. Senin ölümcül şeylere yardım etme tutkunun
    bu mutant kurtlar sürüsünün neslinin tükenmesine engel olacak kadar güçlü olduğunun
    farkında mısın? Eğer senin bu şansını saklayabilseydik, avcumuzda büyük bir kıyım
    yapabileceğimiz bir silah olurdu."
    Sözlerindeki alayı görmezden geldim, benim ilgimi çeken onun varsayımları olmuştu.
    Gerçekten ciddi miydi? "Fakat onları ben getirmedim. Bilmiyor musun?"
    "Neyi?
    "Benim kötü şansımın bununla bir ilgisi yoktu. Kurtadamlar geri geldi çünkü vampirler de geri
    dönmüştü."
    Edward bana gözlerini dikmiş bakıyordu, şaşkınlıktan ne diyeceğini bilmiyordu.
    "Jacob bana senin ailenin buraya yerleşmesinin bir şeylerin harekete geçmesine neden olduğunu
    söyledi.Senin bunu bildiğini sanıyordum..."
    Gözlerini kısmıştı. "Akıllarından geçen bu mu?"
    "Edward olanlara bir bak. Yetmiş yıl önce buraya geldin ve kurt adamlar ortaya çıktı. Şimdi
    tekrar geldin ve kurtadamlar gene ortaya çıktı. Bunun bir rastlantı olduğunu mu
    düşünüyorsun?"
    Gözlerini kırpıştırdı, öfkeli havası dağalmıştı. "Bu teori Carlisle'nın ilgisini çekecek."
    "Teori," diye alayla cevap verdim.
    Bir süre sessiz kaldı; camdan dışarıya bakıp yağan yağmuru seyretti. Ailesinin gelişiyle dev
    köpeklerin ortaya çıkışı arasındaki bağlantıyı düşündüğüne emindim.
    "İlginç ama çok da anlamlı değil," diye bir süre sonra kendi kendine mırıldandı. "Bu durumu
    değiştirmez."
    Bunun ne anlama geldiğini kolayca anlamıştım; kurt adam arkadaşlar olmamalıydı.
    Edward'a karşı sabırlı olmam gerektiğini biliyordum. Böyle davranmasının sebebi mantıksız
    oluşu değil sadece anlamamasıydı. Jacob Black'e ne kadar çok şey borçlu olduğum konusunda
    hiçbir fikri yoktu. Hayatımı ve de akıl sağlımı ona borçluydum.
    Mantıklı düşünme becerimi yitirdiğim zamanlar hakkında kimseyle konuşmak istemiyordum,
    özellikle de Edward'la. O beni terkettiğinde Jacob beni ve ruhumu kurtarmaya çalıştı. Onun
    yokluğunda yaptığım aptalca şeyler ya da çektiğim acılar için asla onu sorumlu tutmadım.
    Fakat Jacob tutmuştu.
    Bu yüzden açıklamamı son derece dikkatli bir şekilde yapmalıydım.
    Ayağa kalktım ve masanın çevresinde yürüdüm. Bana kollarını açtı ve ben de kucağına
    oturdum, buz gibi soğuk kolları arasındaydım.Konuşurken ellerine bakıyordum.
    "Lütfen beni sadece bir dakikalığına dinle. Bu eski bir arkadaşımı ani bir kararla hayatımdan
    çıkarmaktan çok daha önemli. Jacob acı çekiyor." Sesim titremişti. "Onu yüzüstü bırakamam –
    bana ihtiyacı varken onu terk edemem. Sırf insan olmadığı zamanlar için bunu yapamam...
    Açıkçası ben insanlıktan çıktığımda...o benim yanımdaydı. Bunun nasıl olduğu konunsunda bir
    fikrin yok..." Tereddüt etmiştim. Edward'ın beni saran kolları yay gibi gerilmiş ve ellerini
    yumruk haline getirmişti, tendonları görünür hale gelmişti. "Eğer Jacob bana yardım
    etmeseydi...Geri döndüğünde ne halde olacağımı bilmiyorum. Ona çok daha fazlasını
    borçluyum Edward."
    Yüzüne sakınarak baktım. Gözleri kapalıydı, dişlerini sıkmıştı.
    "Seni terkettiğim için kendimi asla affetmeyeceğim," diye fısıldadı. "Bin yıl yaşasam bile
    affetmeyeceğim."
    Elimi onun soğuk yüzüne koydum ve derin bir nefes verip gözünü açana kadar bekledim.
    "Sen sadece doğru olanı yapmaya çalışıyordun. Ve eminim ki benden daha az çatlak birinde bu
    yaptığın işe yarardı. Dahası artık buradasın ve önemli olan da bu."
    "Eğer asla seni terketmeseydim, sen de teselliyi bir köpekte bulmak için hayatını tehlikeye
    atmamış olacaktın."
    Geri çektim kendimi. Jacob da bu tarz aşağılayıcı sözlerle hakaret ederdi; kan emici, sülük,
    parazit...Fakat bir şekilde Edward'ın kadife gibi sesinden dolayı daha sert gelmişti bana.
    "Daha uygun nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum," dedi Edward, ses tonu soğuktu. "Kulağa
    acımasızca geleceğini sanıyorum ama seni kaybetmeye çok yaklaşmıştım. Bunun nasıl bir his
    olduğunu biliyorum. Tehlikeli olan hiçbir şeye asla müsamaha göstermeyeceğim."
    "Bana bu konuda güvenmek zorundasın. İyi olacağım."
    Yüzü tekrar asılmıştı. "Lütfen, Bella," diye fısıldadı.
    Onun alev alev yanan altın gözlerine birdenbire baktım. "Lütfen ne?"
    "Lütfen benim için. Lütfen senin güvende olmanı sağlayacak mantıklı kararlar ver. Elimden
    gelen her şeyi yaparım ama birazcık yardıma da müteşekkir olurum."
    "Üzerinde çalışacağım," diye mırıldandım.
    "Benim için ne kadar önemli olduğun hakkında bir fikrin var mı? Seni ne kadar sevdiğimi
    biliyor musun?" Beni sert göğsüne sıkıca bastırdı, başım çenesinin altındaydı.
    Dudaklarımı onun buz gibi boynuna bastırdım. "Seni ne kadar sevdiğimi biliyorum," diye
    yanıtladım.
    "Sen bir ağaçla bütün bir ormanı kıyaslıyorsun."
    Gözlerimi devirdim ama o görmedi. "İmkansız."
    Başımı öptü ve derin bir soluk verdi.
    "Kurt adamlarla görüşmek yok."
    "Bunu kabul etmeyeceğim. Jacob'ı görmek zorundayım."
    "Öyleyse seni durdurmak zorunda kalacağım."
    Sesi bunu bir sorun olarak görmediğinden kendinden son derece emin bir şekilde çıkmıştı.
    Onun haklı olduğuna emindim.
    "Öyleyse bunu göreceğiz," diye blöf yaptım. "O hala benim arkadaşım."
    Jacon'ın cebimdeki notunun sanki aniden ağırlaştığını hissettim. O kelimeleri sesinden duyuyor
    gibiydim, görünüşe göre gerçek hayatta olamayacak şekilde o ve Edward ile aynı fikirdeydi.
    Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Üzgünüm.

    Bir ülkenin geleceği mühendislerinin becerisi ile sınırlıdır..!
    Taklitlerimden ve WebKutlu.Com taklitlerinden sakının

  2. #2
    By.Kutlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Çevrim Dışı Patron
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    8.123
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Cevap: Eclipse - Tutulma Full Geniş Özet Oku

    Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 2 (KAÇAMAK)

    İspanyolca dersinden çıkmış kafeteryaya doğru yürürken tuhaf biçimde mutlu
    hissediyordum.Ve bunun tek nedeni dünyadaki en mükemmel insanın elini tutmam değildi.
    Belki de mahkumiyetimin sona ermiş ve artık özgür bir kadın olmam bunun nedeniydi.
    Ya da bunun belirgin biçimde benimle ilgisi yoktu. Belki de özgürlük hissi tüm okula
    çökmüştü. Okul çok dingindi, ve özellikle de son sınıflar için, havadaki anlaşılabilir bir heyecan
    vardı.
    Özgürlük o kadar yakındaydı ki neredeyse dokunulup, tadı alınabilecek bir hale gelmişti. Tüm
    işaretler her yerdeydi. Kafeteryanın duvarlarını dolduruyordu, çöp kutularının üstü rengarenk
    küçük ilanlarla kaplıydı. Bu ışıl ışıl ilanlarda insanlara yıllık almalarını, kendi dönemlerine ait
    yüzükleri, mezuniyet cüppelerini, şapkalarını ve püsküllerini almak için son tarih
    hatırlatılıyordu – alt sınıflardan öğrencilerse bu yıl yapılacak balo için çalışıyorlardı. Balonun
    reklamı iç karartıcı bir şekilde güllerden olmuş bir çelenkle yapılıyordu. Büyük dans bu hafta
    sonu yapılacaktı ama Edward'dan beni zorunlu tutmaması için büyük bir söz almıştım. Zaten
    bu insani deneyimi daha önce yaşamıştım.
    Hayır, bugün beni mutlu eden kişisel özgürlüğümdü. Okul yılının sona erecek olması diğer
    öğrencilere verdiği gibi zevk vermiyordu. Aslına bakılırsa ne zaman bunun hakkında düşünsem
    midem bulanıyordu. Bu yüzden düşünmemeye çalışıyordum.
    Fakat herkesin hakkında konuşmaya bu kadar istekli olduğu bir konudan kaçmaya çalışmak
    oldukça zordu.
    "Tanıdıklarına haber mektuplarını yolladın mı?" Edward ve ben otururken Angele sormuştu
    bunu. Açık kahverengi saçlarını her zaman yaptırdığı düz saç modelinden farklı olarak bugün
    özensiz bir at kuyruğu yapmıştı ve gözlerinde de çılgınca bir bakış vardı.
    Alice ve Ben de Angela'nın diğer tarafındaydı. Ben'in gözlüğü burnunun üzerinde aşağıya
    inmiş, kısık gözlerle elindeki çizgi romanı okumaya çalışıyordu. Alice üzerimdeki kot ve tişörte
    dikkatle bakıyordu ve bu beni utandırmıştı. Muhtemelen kafasında bana daha uygun bir şeyler
    giydirmeye çalışıyordu. Benim modaya karşı bu umarsız tavrım onun açısından gerçekten can
    sıkıcıydı. Eğer ona izin verseydim, sanki büyük bir barbie bebekmişim gibi günde defalarca
    beni giydireceğine emindim.
    "Hayır," diye cevapladım Angela'yı. "Önemi yok, gerçekten. Renée mezun olacağımı biliyor.
    Başka kime söylemeliyim ki?"
    "Peki ya sen Alice?"
    Alice gülümsedi. "Hepsini yolladım."
    "Ne kadar şanslısın," Angela iç geçirdi. "Annemin bin tane kuzeni var ve benden hepsine el
    yazısıyla tek tek yazmamı bekliyor. Yazarken elim kopacak. Bunu erteleyemem de, şimdiden
    korkudan ölüyorum bile."
    "Sana yardım ederim," dedim. "Eğer korkunç el yazımın bir sakıncası yoksa."
    Charlie bundan çok hoşlanacaktı. Gözümün ucundan Edward'ın gülümsediğini gördüm. O da
    hoşlanmış olmalıydı, bu sayede kurt adamlar olaya dahil olmadan Charlie'nin şartlarını yerine
    getirmiş olacaktım.
    Angela rahatlamış görünüyordu. "Bu çok nazikçe. Ne zaman istersen o zaman gelirim sana."
    "Aslında eğer mahsuru yoksa ben sizin eve gelmeyi tercih ederim çünkü ben benimkinden
    bıktım da. Charlie dün gece cezamı sona erdirdi." İyi haberi verirken gülümsedim.
    "Gerçekten mi?" diye sordu Angela, tatlı bir heyecan kahverengi gözlerinin parlamasına neden
    olmuştu. "Sonsuza kadar cezalı olduğunu sanıyordum ben."
    "Senden daha çok şaşırdım ben. Beni okul bitimine kadar cezalı tutacağından son derece
    emindim."
    "Bu harika Bella! Bunu kutlamak için dışarı çıkmalıyız."
    "Bunun ne kadar harika olduğu hakkında hiçbir fikrin yok."
    "Ne yapalım peki?" Alice derin düşüncelere dalmıştı, yapabileceklerini düşünerek yüzü
    aydınlanmıştı. Alice'in fikirleri genelde benim için fazlasıyla şatafatlı olurdu ve bunu o anda
    gözlerinden okuyabiliyordim, bir şeyleri abartmaya bayılırdı.
    "Alice her ne düşünüyorsan, onu yapmak için özgür olduğumu pek sanmıyorum."
    "Özgür olmak özgür olmaktır, değil mi?"
    "Bazı kısıtlamalar olduğuna eminim, örneğin Amerika kıtasında kalmak gibi."
    Angela ve Ben güldüler ama Alice hayal kırıklığı içerisinde yüzünü buruşturdu.
    "Peki o zaman ne yapacağız?" diye ısrarla sordu.
    "Hiçbir şey. Bak, önce babama şaka yapmadığından emin olmak için birkaç gün verelim. Hem
    zaten yarın da okul var."
    "Öyleyse bu hafta sonu kutlayacağız." Alice'in coşkusu engellenemezdi.
    "Tabii ki," dedim, onu yatıştırmış olmayı umuyordum. Tuhaf bir şeyler yapmayacağımdan
    emindim çünkü Charlie'i ile işleri ağırdan almak daha akıllıca olacaktı. Ondan bir iyilik
    istemeden önce ne kadar güvenilir ve yetişkin olduğumu gösterme şansı elde edecektim.
    Angela ve Alice seçenekler hakkında konuşmaya başladılar, sonra Ben de çizgi romanını bir
    kenara bırakıp konuşmaya katıldı. Ben ise bütün ilgimi yitirmiştim. Bir dakika önce bahsettiğim
    özgürlüğüm şaşırtıcı şekilde bir anda sıkıcı bir mevzuya dönmüştü. Onlar Port Angeles mı
    Hoquiam mı diye karar vermeye çalışırken ben iyice huzursuz bir hale gelmiştim.
    Bu rahatsızlığımın asıl nedenini fark etmem çok uzun sürmedi.
    Ormanda Jacob Black'e elvada dediğim zamandan beri ısrarla bir anı beni inatla rahatsız
    ediyordu. Sanki yarım saatte bir saatin alarmı çalıp kafamda Jacob'ın acı içerisindeki yüzünün
    belirmesine neden oluyordu. Onun hakkında sahip olduğum bu son anıydı.
    Bu anı kafamda belirdiğinde serbest olmamın neden beni tatmin etmediğini anladım. Çünkü bu
    tam bir serbestlik değildi.
    La Push haricinde istediğim her yere gidebileceğime emindim. İstediğim her şeyi yapabilirdim
    Jacob'ı görmek dışında. Kaşlarımı çatmıştım. Bunun bir orta yolu olmak zorundaydı.
    "Alice?Alice!"
    Angela'nın sesi beni daldığım derin düşüncelerden uyandırdı. Elini Alice'in bomboş bakan
    yüzüne doğru sallıyordu. Alice'in yüzündeki ifade bir şekilde tanıdıktı benim için, bu ifade ani
    bir şok hissinin bütün vücudumda yayılmasına neden oldu. Gözlerindeki dalgın bakış çevremizi
    saran kafeteryadan bağımsız olarak onun kendi şeklince bambaşka ama gerçek bir şeyi
    gördüğünü anlatıyordu bana. Bir şeyler olacaktı, ve çok yakın zamanda olacaktı. Ürperdiğimi
    hissettim.
    Sonra Edward güldü, çok doğal ve rahattı. Angela ve Ben ona baktı ama benim gözlerim
    Alice'e kilitlenmişti. Ansızın sanki biri onu tekmelemişçesine ayağa fırladı.
    "Şekerleme zamanı mı Alice?" diyerek dalga geçti Edward.
    Alice tekrar kendine gelmişti. "Üzgünüm hayal görüyordum, sanırım."
    "Hayal görmek iki saat derse girmekten iyidir," dedi Ben.
    Alice öncesinden daha da canlı bir şekilde konuşmalara katıldı, belki de biraz fazla canlıydı. Bir
    an gözlerinin Edward ile birleştiğini gördüm, bir dakika süren bu zamandan sonra kimse fark
    etmeden Angela'ya baktı. Edward sessizdi ve sanki dalgınmışçasına rol yaparak saçlarımla
    oynuyordu.
    Sabırsızca Edward'a Alice'in ne gördüğünü sormak için bekliyordum ama bütün öğlen bir an
    olsun yalnız kalmamıza fırsat kalmadan geçip gitti.
    Bu beni tuhaf hissettirmişti, neredeyse kasıtlı olduğunu düşünmüştüm. Yemekten sonra
    Edward adımlarını Ben'inkine uydurarak yavaşlattı ve daha önce bitirdiğini bildiğim ödevler
    hakkında onunla konuşmaya başladı. Genelde sınıflar arasında birileri olsa da biz de kendimiz
    için biraz zaman bulabilirdik. Son zil çaldığında Edward, Mike Newton ile konuşmaya başladı,
    Mike park yerine doğru giderken onun yanında yürüdü. Ben de onların arkasından Edward'ın
    beni sürüklemesine izin verdim.
    Onları dinlerken kafam karışmıştı, Mike Edward'ın arkadaşça sorduğu sorulara cevap
    veriyordu.Görünüşe göre Mike'ın arabasıyla başı dertteydi.
    "...ama aküyü değiştirdim," demişti Mike. Gözleri bir an irileşmişti ve sonra da Edward'a
    sakince bakmıştı. Şaşırmıştım, tıpkı daha önce olduğu gibi.
    "Belki de sorun kablolardır?" diye sordu Edward.
    "Belki. Arabalar hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyorum," diye kabul etmişti Mike.
    "Birilerine göstermem lazım ama Dowling'e götürmek beni aşar."
    Benim tamircimi önermek için ağzımı açtıysam da hemen sonra kapadım. Tamircim bugünlerde
    meşguldu, kendisi dev bir kurt olarak yeterince sorunla boğuşuyordu.
    "Birkaç bir şey biliyorum, istersen bir bakabilirim," dedi Edward. "Sadece Bella ve Alice'i eve
    bırakmamı bekle yeter."
    Mike da ben de Edward'a ağzımız açık bakakalmıştık.
    "Eee...teşekkürler," diye mırıldandı Mike kendini toparlayıp. "Fakat çalışmalıyım Belki başka
    zaman."
    "Kesinlikle."
    "Görüşürüz." Mike arabasına bindi ve başını kuşkuyla salladı.
    Edward'ın içerisinde Alice'in de bulunduğu Volvo marka arabası ise iki araba ilerdeydi.
    "Bu da neydi böyle?" diye homurdandım, Edward aracın kapısını benim için tutuyordu.
    "Sadece yardımcı olmak istedim," diye yanıtladı Edward.
    Ve sonra arabanın arka koltuğunda oturan Alice nefes almadan konuşmaya başladı.
    "Sen gerçekten motor hakkında çok da fazla bir şey bilmezsin Edward. Belki de Rosalie'yi bu
    gece bir bakması için getirmeliyiz, böylece Mike senin yardım teklifini kabul etmeye karar
    verirse daha iyi olur. Tabi Rosalie yardım etmek için ortaya çıktığında yüzündeki ifadeyi
    görmek de çok komik olurdu. Fakat Rosalie üniversiteye gitmek için tüm ülkeyi geçmek
    zorunda kaldığından bu çok da iyi bir fikir değil sanırım. Çok yazık. Sanırım Mike'ın arabasıyla
    senin ilgilenmen gerekecek. Senin ilgini sadece şık italyan spor arabalar çekiyor. İtalya ve
    orada çaldığım spor arabadan bahsetmek bana hala sarı bir Porsche cinsi araba borçlu
    olduğunu anımsattı. Noel'de ne istemeliyim bilmiyorum..."
    Bir dakika sonra söyledikleri bir vızıltı halini aldığından sabırla bekledim.
    Edward benim sorularımdan kaçınıyormuş gibi gelmişti. Sorun değildi. Yakında benimle bolca
    yalnız kalmak zorunda olacaktı. Bu sadece bir zaman meselesiydi.
    Görünüşe göre Edward da bunu fark etmiş gibiydi. Alice'i her zaman olduğu gibi Cullenlar'ın
    evlerinin girişindeki yolda bırakmıştı, aslında onu eve kadar götürmesini beklemiştim.
    Alice arabadan inerken Edward'a sert bir bakış attı. Edward son derece sakin görünüyordu.
    Alice ağaçların arasında kaybolup gitti.
    Arabayı döndürüp Forks yoluna çıktığımızda çok sessizdi. Bekliyordum, beni paylayıp
    paylamayacağını merak ediyordum. Fakat yapmadı ve bu beni gergin bir hale getirdi. Alice
    bugün ne görmüştü? Bana söylemek istemediği bir şeydi ve ben de bunu bana söylememesinin
    nedeninin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Belki de sormadan önce kendimi hazırlamam
    daha iyi olurdu. Duyduğum şey yüzünden çılgına dönmek istemiyordum ya da söyleyeceği her
    neyse kaldıramayacağımı düşünmesini istemiyordum.
    Charlie'nin evine ulaşana kadat ikimiz de sessizliğimizi koruduk.
    "Bu günki ödevim az." dedi.
    "Hmm," diye onayladım.
    "Tekrar içeri girmeye iznim olduğunu mu düşünüyorsun?"
    "Charlie beni okula götürmek için uğradın diye küplere binmedi."
    Fakat Charlie'nin eve geldiğinde beni ve Edward'ı birarada görürse surat asacağına emindim.
    Belki de ona özel özel bir yemek yapmalıydım.
    İçeri girdik, ben merdivenlerde yukarı çıkarkan Edward da beni takip etti. Yatağıma uzanıp
    pencereyi seyrederken benim alınganlığımdan bihaber görünüyordu.
    Çantamı koydum ve bilgisayarı açtım. Anneme cevap yazmam gereken bir e-posta vardı ve
    cevap yazmam uzun sürdüğünden sürekli endişelenirdi. Eski bilgisayarımın büyük bir gürültü
    çıkararak açılmasını beklerken parmaklarımla ritim tutuyordum. Sonra masaya hızlıca ve
    endişeyle vurdum.
    Ve sonra parmaklarını benimkilerinin üzerine koydu, onları hareketsiz tuttu.
    "Bugün biraz sabırsız mıyız?" diye mırıldandı.
    Başımı kaldırdım, iğneleyici bir söz söyleme niyetindeydim ama yüzü sandığımdan daha da
    yakınımda duruyordu. Sadece birkaç santimetre uzakta duran altın rengi gözleri alev alev
    yanıyordu ve soluduğu buz gibi hava dudaklarımı yalıyordu. Onun tadını neredeyse
    alabiliyordum.
    Söylemeyi planladığım zekice cevabı hatırlamıyordum o an. Aslında kendi adımı bile
    unutmuştum.
    Kendimi toplamam için bana zaman vermedi.
    Eğer kendi bildiğim şekilde devam etseydim zamanımın çoğunu Edward ile öpüşerek
    geçirirdim. O buz gibi, mermerden sert ama aynı şekilde nazik ve benimkilerle aynı ritimle
    hareket eden dudaklarla kıyaslanabilecek hiçbir duyguyu hayatım boyunca yaşamamıştım.
    Kendi bildiğimden çok da sık sapmazdım.
    Bu yüzden parmakları saçımdaki tokaya uzandığında çok şaşırdım. Kollarım onun boynunda
    kenetlenmişti, onu burada esir olarak tutabilmek için daha güçlü olmayı istedim. Bir eli sırtıma
    doğru kaydı ve bedenimi onun onu sert göğsüne bastırdı. Üzerinde süveteri olduğu halde
    teninin buz gibi soğuğu beni titretmeye yetmişti. Aslında zevkten ve mutluluktan dolayı
    titriyordum fakat elleri karşılık vermeyi bırakmıştı.
    Biliyordum derin bir nefes verip, beni kendisinden hünerli bir şekilde uzaklaştırıp bir akşam için
    hayatlarını yeterince riske attıklarını söylemesine sadece üç saniye vardı.Bunlar benim son
    saniyelerimdi, onu etkilemek için neredeyse kendimi paralıyordum. Dilimin ucu alt dudağının
    kıvrımına değdi; sanki parlatılmış gibi kusursuz biçimde pürüzsüzdü ve tadı da..."
    Yüzümü kendininkinden uzaklaştırdı, onu kavrayışımı kolaylıkla çözmüştü. Muhtemelen bütün
    gücümü kullandığımı fark etmemişti bile.
    Boğazından gelen, alçak bir tonda kahkaha attı. Katı biçimde terbiye ettiği gözleri heyecanla
    parlıyordu.
    "Ah, Bella," diye inledi.
    "Üzgün olduğumu söylemek isterdim ama değilim."
    "Ve ben de üzgün olmadığın için üzgün hissetmeliyim ama değilim. Belki de gidip
    yatmalıyım."
    Derin bir nefes verdim, biraz başım dönmüştü. "Eğer bunun gerekli olduğunu düşünüyorsan..."
    Yüzüne çarpık bir gülüş yayıldı ve kendisini toparlayıp benden uzaklaştı.
    Kafamı toplayabilmek için bir kaç defa salladım ve bilgisayarıma geri döndüm. Artık ısınmıştı
    ve vızıldıyordu. Aslında vızıltıdan çok çıkan ses gıcırtı halini almıştı.
    "Renée'ye selamlarımı ilet."
    "Emin olabilirsin."
    Renée'nin e-postasını gözden geçirdim, yaptığı aptalca şeylere başımı salladım. Bunu ilk
    okuduğum zaman çok eğlenmiş ve dehşete düşmüştüm. Tam anneme göre bir şeydi; paraşütle
    atladığında yükselikten dolayı korkudan donup kalmıştı ama sonra kayışı çekmeyi ve uçuş
    eğitmenini hatırlayabilmişti. İki yıldır evli olduğu eşi Phil'in paraşütle atlamasına izin verdiği
    için hayal kırıklığına uğramıştım. Onunla daha iyi ilgilenebilirdim. Biliyordum ki çok daha iyi
    bir durumda olurdu.
    Kendime ne yaparsam yapayım eninde sonunda her şeyin kendi yolunu bulacağını anımsattım.
    Herkesin kendi hayatını yaşamasına izin vermeliydim...
    Hayatımın büyük çoğunluğunu Renée ile ilgilenerek geçirmiştim, sabırla onu çılgınca
    planlarından uzak tutmak için rehberlik etmiş, bunları yapmaması için onunla konuşmuştum.
    Her zaman annem tarafından hoş görülmüş, oyalanmış ve biraz da ona karşı küçümser bir tavır
    içerisinde olmuştum. Onun yaptığı hatalar silsilesine tanık olmuş ve kendi kendime gizlice
    bunlara gülmüştüm. Sersem Renée .
    Ben annemden farklıydım. Daha düşünceli ve tedbirliydim. Yetişkindim ve sorumluluk
    sahibiydim. Kendimi böyle görüyordum.
    Edward'ın beni öpmesiyle kafama balyoz inmiş gibiydi ama gene de annemin hayatını
    değiştiren en büyük hatasını düşünmeden edemiyordum. Aptal ve romantikti, liseden mezun
    olur olmaz yeterince tanımadığı bir adamla evlenmiş ve bir yıl sonra da beni dünyaya getirmişti.
    Her zaman bana, hiçbir şeyden pişman olmadığı ve başına gelen en güzel şey olduğum
    konusunda yeminler ederdi. Ve benim kafama akıllı insanların evliliği ciddiye aldığını kazımıştı.
    Yetişkin insanlar üniversiteye gidip bir ilişkiye başlamadan önce kariyerlerine başlardı. Benim
    asla onun gibi düşüncesiz, sarsak ve kasaba kızı olmayacağımı biliyordu.
    Dişlerimi gıcırdattım ve onun yazdığı e-postaya cevap yazmaya konsantre olmaya çalıştım.
    Son kısma geldiğimde neden cevap yazmamın bu kadar uzun süre aldığını hatırlamıştım.
    "Uzun süredir Jacob'dan bahsetmiyorsun," yazmıştı. "O bugünlerde nasıl?"
    Bunu ona Charlie'nin söylettiğine emindin.
    İç geçirip ve hızla yazmaya başladım; cevabımı iki duygusuz paragrafın arasına sıkıştırdım.
    Jacob iyi, sanırım. Bugünlerde onu çok fazla görmüyorum; zamanının çoğunu La Push'da
    bulunan grubundaki arkadaşlarıyla geçiriyor.
    Hoşnutsuz bir şekilde gülümsedim, sonra da Edward'ın selamlarını iletip "gönder" tuşuna
    bastım.
    Bilgisayarı kapatıp ayağa kalkana kadar Edward'ın sessizce arkamda dikildiğini
    farkedememiştim. Tam onu yazdıklarımı gizlice okuduğu için azarlayacaktım ki ilgisinin bende
    olmadığını fark ettim. Üstünden kabloların tuhaf biçimde etrafa saçıldığı siyah bir kutuyu
    inceliyordu. Bir dakika sonra onun Emmet, Rosalie ve Jasper'ın bana son doğum günümde
    verdikleri araba teybi olduğunu anladım. Doğum günü hediyelerimi elbise dolabımın içerisinde
    toz yığını altında unutmuştum.
    "Bunu niye yaptın?" dehşet dolu bir ifadeyle sordu.
    "Gösterge paneline yakışmadı."
    "Sen de ona işkence etmeye karar verdin öyle mi?"
    "Makinelerle aramın nasıl olduğunu bilirsin. Kasıtlı olarak zarar vermiyorum."
    Başını salladı, yüzünde sahte bir acı ifadesi kondurmuştu.
    "Onu öldürdün."
    Omuz silktim. "Yaa."
    "Onu bu halde görselerdi çok alınırlardı," dedi. "Sanırım ev hapsinde olman iyi oldu. Onlar
    fark etmeden yerine yanisini alacağım."
    "Teşekkürler ama süslü bir teybe ihtiyacım yok."
    "Onu senin için almayacağım, sadece yerine yenisini koyacağım."
    İç geçirdim.
    "Geçen yıl çok da iyi hediyeler almadın," dedi sıkıntılı bir sesle. Aniden eline geçirdiği kağıdın
    ucuyla kendi kendini serinletmeye çalıştı.
    Sesimin titreyeceğinden korkarak cevap vermedim. Benim korkunç on sekizinci yaş partim
    tüm o geniş çaplı sonuçlarına rağmen hatırlamak istemediğim bir şeydi. Fakat onun hatırlatması
    beni şaşırtmıştı. O bu konuda benden daha hassastı.
    "Bunların tarihinin dolmak üzere olduğunu fark ettin mi?" diye sordu, elinde tuttuğu kağıdı
    kastediyordu. Bu da bir başka hediyeydi; Esme ve Carlisle tarafından Renée'yi Florida'da
    ziyaret etmem için armağan edilmiş uçak biletlerinin makbuzuydu.
    Derin bir nefes aldım ve donuk bir şekilde sorusunu cevapladım. "Hayır, onları unutmuşum."
    Yüzündeki ifade heyecanlı ve olumluydu; devam ettiğinin aksine yüzünde ufacık olsa derin bir
    duygusallık yoktu. "Pekala, hala zamanımız var. Hem özgürsün artık...ve seni baloya
    götürmemi reddedeceğinden bu hafta sonu da boşuz." Gülümsüyordu. "Neden serbest kalmanı
    böyle kutlamıyoruz?"
    Şaşırmıştım. "Florida'ya giderek mi?"
    "Amerika kıtasına izin verildiğini söylemiştin."
    Ona ters bir bakış attım, şüpheli görünüyordu, bunun nereden çıktığını anlamaya çalışıyordum.
    "Yani?" diye ısrarla sordu. "Renée'yi görmeye gidiyor muyuz yoksa gitmiyor muyuz?"
    "Charlie buna asla izin vermez."
    "Charlie seni anneni ziyaret etmekten alıkoyamaz. Vesayetin hala onda."
    "Ben kimsenin vesayetinde değilim.Yetişkin biri oldum."
    Neşeli bir gülümseme hemen yüzüne yerleşti. "Kesinlikle."
    Bunun mücadele etmeye değmeyen bir şey olacağına bir dakikadan daha az sürede karar
    verdim. Charlie çılgına dönerdi, sebebi da sadece Renée'yi görmeye gittiğim için değil
    Edward'la gideceğim için olurdu. Benimle aylarca konuşmayabilirdi ve muhtemelen tekrar
    cezalı olurdum. Bundan bahsetmemek kesinlikle akıllıcaydı. Belki birkaç hafta sonra, bir
    mezuniyet hediyesi olarak olabilirdi ama.
    Fakat annemi birkaç hafta sonra değilde hemen görebilme fikrine karşı koyamıyordum.
    Renée'yi uzun süredir görmemiştim. Ve onunla iyi koşullar altında görüşmemizin üzerinden
    çok uzun zaman geçmişti. Son defasında onunla görüştüğümde Phoenix'deydim ve vaktimi
    hasta yatağında geçirmiştim. Buraya son gelişindeyse ben dış dünyayla olan ilgimi kesmiş
    durumdaydım. Onu harika anılarla bıraktığım pek söylenemezdi.
    Ve belki de Edward ile ne kadar mutlu olduğumu görürse Charlie'ye rahatlamasını
    söyleyebilirdi.
    Ben düşünürken Edward da yüzümdeki ifadeden neler olduğunu kestirmeye çalışıyordu.
    İç geçirdim. "Bu hafta olmaz."
    "Neden ama?"
    "Charlie ile kavga etmek istemiyorum. O beni affettikten bu kadar kısa süre sonra olmaz.
    Kaşlarını çattı. "Bence bu hafta sonu mükemmel," diye söylendi.
    Başımı hayır anlamında salladım. "Başka zaman."
    "Bu evde kapana kısılmış olan sadece sen değilsin biliyosun." Bana hiddetle baktı.
    Şüphe tekrar geri dönmüştü. Bu tarz davranışlar hiç de ona göre değildi. O kesinlikle kendini
    düşünen biri olmamıştı hiç. Beni ikna etmeye çalıştığını biliyordum.
    "İstediğin yere gidebilirsin," parmağımla dışarıya gösterdim.
    "Dışarısı sensiz ilgimi çekmiyor."
    Gözlerimi dramatik bir şekilde abartıyla devirdim.
    "Ciddiyim," dedi.
    "Dış dünyayı biraz ağırdan alalım, olmaz mı? Mesela önce Port Angeles'de sinemaya gitmekle
    başlayabiliriz..."
    Sızlanırcasına konuştu. "Boşver. Sonra konuşuruz."
    "Bu konuda konuşacak bir şey yok."
    Omuz silkti.
    "O zaman yeni bir konuya geçelim," dedim. Öğleden sonra endişelendiğim konuyu nerdeyse
    unutacaktım. "Alice öğle yemeğinde ne gördü?"
    Konuşurken gözlerim onunkine sabitlenmişti, tepkisini ölçmeye çalışıyordum.
    Yüz ifadesini topladı, topaz rengi gözlerinde bir sertleşme belirmişti. "Jasper'ı tuhaf bir yerde
    gördü, güneybatıda bir yerde Alice'in fikrine göre ilk...ailesinin yakınlarında. Fakat geri
    dönmek gibi bir isteği yoktu." Derin bir nefes verdi. "Bu onu endişelendirdi."
    "Ya." Bu benim beklediğim şeyin yakınından bile geçmemişti. Fakat Alice'in Jasper'ın
    geleceğine odaklanmış olması mantıklıydı. Jasper onun ruh ikiziydi, her ne kadar ilişkilerinde
    Rosalie ve Emmett gibi göz önünde yaşamasalar da birbirlerinin gerçek yarısıydılar.
    "Neden bana daha önce söylemedin?"
    "Fark ettiğini anlamamıştım," dedi. "Her durum da çok da önemli değil."
    Hayal gücüm trajik şekilde kontrolden çıkmıştı. Son derece normal bir öğleden sonra
    geçirmiştim ama bunu zihnimde faklı kurup Edward'ın bir şeyleri benden sakladığına karar
    vermiştim. Kesinlikle terapiye ihtiyacım vardı.
    Alt kata ders çalışmak için indik, Charlie'nin erken gelme ihtimalini göz önünde bulundurduk.
    Edward ödevlerini birkaç dakikada bitirdi; bense Charlie'nin akşam yemeğini hazırlamaya karar
    verene kadar matematik dersimin zorlu ödevleriyle uğraştım.Edward bana yardım etti,
    malzemeleri görmek yüzünü asmasına neden olmuştu – insan yemekleri onu biraz
    iğrendiriyordu. Dalkavukluk yapmak istediğimden Büyükanne Swan'ın Stoganoff tarifini
    yapmıştım. Benim en sevdiğim yemeklerden biri değildi ama Charlie memnun olacaktı.
    Charlie eve geldiğinde iyi bir havadaydı. Edward'a bile kaba davranmadı. Edward biz yemeğe
    başladığımızda her zaman olduğu gibi özür dileyerek kalktı.Ön odadan gece haberlerinin sesi
    geliyordu ama Edward'ın izlediğinden şüpheliydim.
    Üç porsiyon yedikten sonra Charlie ayaklarını boş sandalyeye uzattı ve ellerini şişmiş olan
    karnında birleştirdi.
    "Bu harikaydı Bells."
    "Beğendine memnun oldum. İş nasıldı?" Yemek yerken öylesine meşguldü ki daha önce
    konuşmaya fırsat bulamamıştım.
    "Yavaş sayılırdı. Aslında hiçbir şey yapmadık. Mark ve ben öğleden sonrasının büyük
    çoğunluğunu kağıt oynayarak geçirdik," gülümseyerek devam etti. "Ben kazandım ama, on
    yediye yedi aldım oyunu. Ve sonra da Billy ile telefonda gevezelik ettik."
    İfademi korumaya çalıştım. "O nasıl?"
    "İyi, iyi. Eklemleri onu rahatsız ediyor biraz."
    "Ah, çok yazık."
    "Evet. Bizi bu hafta ziyaret etmemiz için davet etti. Uley ve Clearwater aileleri de davetliymiş.
    Bir tür rövanç maçı partisi..."
    "Ya," diye zeka dolu bir cevap verdim. Ne söyleyebilirdim ki? Aile gözetiminde bile olsam kurt
    adamların partisine gitmeye iznimin olmayacağını biliyordum. Merak ediyordum acaba Edward
    Charlie'nin La Push'da takılmasını sorun edermiydi ya da sorun etmese bile Charlie'nin oradaki
    tek insan olması tehlikeli olmaz mıydı?
    Charlie'ye bakmadan ayağa kalktım ve tabakları topladım. Artıkları lavaboya döktüm ve suyu
    açtım. Edward da sessizce geldi ve masa örtüsünü topladı.
    Charlie derin bir nefes verdi ve konuyu kapattı ama yalnız kaldığımızda bu konudan tekrar
    bahsedeceğine emindim.Ayağa kalktı ve her gece yaptığı gibi TV izlemek üzere oturma
    odasına doğru yöneldi.
    "Charlie," Edward candan bir şekilde seslenmişti.
    Charlie mutfağın ortasında durdu. "Evet?"
    "Bella sana ailemin ona son doğum gününde Renée'yi ziyaret etmesi için uçak bileti armağan
    ettiğinden bahsetmiş miydi?"
    Ovaladığım tabak elimden kaydı. Tezgahı sıyırdı ve yere düştü. Kırılmamıştı ama sabunlu
    şekilde odada yuvarlandı. Charlie fark etmemişti bile.
    "Bella?" diye şaşırmış şekilde sordu.
    Bense gözlerimi uzandığım tabaktan ayırmadım. "Evet hediye ettiler."
    Charlie sesli biçimde yutkundu ve sonra da gözlerini kısıp Edward'a döndü. "Hayır,
    bahsetmemişti."
    "Yaa," dedi Edward.
    "Bundan bahsetmenin nedeni ne?" diye sordu Charlie sert bir şekilde.
    Edward omuz silkti. "Süreleri doluyor. Bence Bella bu hediyeyi kullanmazsa Esme'nin
    duygularını da incitmiş olur. Elbette hiçbir şey söylemedi bu konuda."
    Edward'a inanmayan bir şekilde baktım.
    Charlie bir dakika boyunca bunu düşündü. "Anneni ziyaret etmen sanırım iyi bir fikir Bella.
    Bundan çok hoşlanırdı. Bu konuda bir şey söylememiş olmana da çok şaşırdım doğrusu."
    "Unuttum," dedim.
    Kaşlarını çattı. "Birinin sana uçak bileti verdiğini mi unuttun?"
    "Hmm," dedim dalgın bir biçimde ve sonra da lavaboya geri döndüm.
    "Senin biletler diye bahsettiğini fark ettim Edward," Charlie devam etti. "Ailen ona kaç bilet
    verdi?"
    "Bir tane onun için...bir tane de benim için."
    Tabak bu defa elimden lavaboya düştü ve daha az ses çıkardı. Babamın öfkeyle soluduğunu
    duyabiliyordum. Utançtan ve öfkeden kan yüzüme hücum etmişti. Edward bunu neden
    yapıyordu? Lavabodaki köpüklere endişe içerisinde baktım.
    "Bu söz konusu dahi değil!" Charlie hiddetle bağırmıştı.
    "Neden?" diye sordu Edward, ses masum bir şekilde çıkmıştı. "Annesini görmesi iyi bir fikir
    demiştin."
    Charlie onu görmezden geldi. "Onunla hiçbir yere gitmiyorsun genç bayan!" diye bağırdı.
    Arkamı döndüm, baş parmağını bana doğru sallıyordu.
    Kızgınlık bir anda beni ele geçirdi, ve onun ses tonuna içgüdüsel biçimde tepki verdim.
    "Ben çocuk değilim baba. Artık cezalı da değilim hatırlarsan?"
    "Ah evet cezalısın. Şu andan itibaren."
    "Ne için?"
    "Ben öyle söylediğim için."
    "Sana yasal olarak yetişkin olduğumu mu hatırlatmak zorunda mıyım Charlie?"
    "Bu benim evim...benim kurallarıma uymak zorundasın!"
    Öfkem son noktaya ulaşmıştı. "Madem öyle diyorsun. Bu gece taşınmamı mı istersin? Ya da
    eşyalarımı toplamak için birkaç günüm var mı?"
    Charlie'nin yüzü kıpkırmızı olmuştu. Taşınma kozumu öne sürdüğüm için kendimi hemen
    berbat hissettim.
    Derin bir nefes aldım ve ses tonumu daha makul düzeyde tutmaya çalıştım. "Yanlış bir şey
    yaptıysam şikayet etmeden cezamı çekerim baba ama senin önyargılarına tahammül
    etmeyeceğim."
    Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi kekelediyse de ağzından hiçbir şey çıkmadı.
    "Annemi bu hafta sonu görmek için her türlü hakka sahip olduğumu bildiğimi biliyorsun. Bana
    dürüstçe Alice ya da Angela ile gitmeme itiraz etmeyeceğini söyleyebilir misin?"
    "Onlar kız," diye hırlarcasına cevap verdi ve başını salladı.
    "Jacob ile gitmem seni rahatsız eder miydi?"
    Bu ismi seçmiştim çünkü babamın Jacob'ı tercih edeceğini biliyordum. Ama anında bunu
    yapmamış olmayı diledim; Edward kızgın bir şekilde dişlerini gıcırdatmıştı.
    Babam cevap vermeden önce kendini toparlamak için uğraştı. "Evet," dedi ikna etmekten uzak
    bir tonda. "Bu beni rahatsız ederdi."
    "Sen berbat bir yalancısın baba."
    "Bella..."
    "Vegas'a sahneye çıkmaya gitmiyorum, annemi görmeye gidiyorum," diye hatırlattım ona.
    "O da en az senin kadar sorumlu bir ebeveyndir."
    Şaşkın bir ifadeyle bana baktı.
    "Annemin bana göz kulak olamayacağını mı ima ediyorsun?"
    Charlie bu soruma meydan okurcasına bakarak yanıt verdi.
    "Buna ondan bahsetmeyeceğime emin olabilirsin," dedim.
    "Bahsetmezsen iyi olur," diye uyardı. "Bundan hoşnut değilim, Bella."
    "Canının sıkılması için hiçbir sebep yok ama."
    Gözlerini devirdi ama gerilimin sona erdiğini söyleyebilirdim.
    Lavaboya döndüm ve tıkacını çıkarıp suyun akmasını sağladım. "Öyleyse ödevlerim bitti,
    yemeğin hazırlandı, bulaşıklar yıkandı ve cezalı değilim. Dışarı çıkıyorum. On kırkdan önce
    geleceğim."
    "Nereye gidiyorsun?" Normale dönmüş olan yüzü hemen kırmızı bir renge büründü.
    "Bilmiyorum," diye cevap verdim. "Fakat on milden uzağa gitmeyeceğim, tamam mı?"
    Bir şeyler homurdandıysa da kelime haline gelemediler ve mutfaktan çıkıp gitti. Ve her zaman
    olduğu gibi bir tartışmayı kazanır kazanmaz kendimi suçlu hissetmeye başladım.
    "Dışarı mı çıkıyoruz?" diye sordu Edward, ses tonu alçaktı ama hevesliydi.
    Ona terçe baktım. "Evet. Sanırım seninle yalnız konuşmak istiyorum."
    Olması gerektiğini düşündüğüm kadar endişeli görünmüyordu.
    Arabaya binene kadar bekledim.
    "O yaptığın da neydi öyle?" diye sordum.
    "Anneni görmek istediğini biliyorum Bella...uykunda onun hakkında konuşuyorsun.
    Endişeleniyorum açıkçası."
    "Öyle mi yapıyorum?"
    Başını onaylarcasına salladı. "Fakat belli ki sen Charlie ile bu konu hakkında konuşamayacak
    kadar korkuyordun bu yüzden ben de aracı oldum."
    "Aracı mı oldun? Beni aslanların önüne attın!"
    Gözlerini devirdi. "Bir tehlike içerisinde olduğunu hiç sanmıyorum."
    "Sana Charlie ile kavga etmek istemediğimi söylemiştim."
    "Kimse sana kavga etmek zorundasın demedi."
    Ona öfkeli bir bakış attım. "O böyle amirane tavırlar içerisine girdiğinde kendime engel
    olamıyorum, ergen içgüdülerim beni ele geçiriyor."
    Kıkırdadı. "Öyleyse benim bir suçum yok."
    Ona gözümü dikmiş söylediklerini tartıyordum. Oysa bunun farkında değildi. Arabanın ön
    camından dışarıya huzur içerisinde bakıyordu. Bir şeyleri kaçırmıştım ve bir türlü ne olduğunu
    bulamıyordum. Ya da bu öğleden sonra olduğu gibi hayal gücüm mesai yapıyordu.
    "Aniden Florida'ya gitme isteğinin Billy'nin verdiği partiyle ilgisi var mı?"
    Çenesi kasıldı. "Alakası yok. Burada ya da dünyanın öbür ucunda olmanın bir önemi olmazdı,
    her koşulda o partiye gitmeyeceksin."
    Tıpkı Charlie gibiydi, sanki yaramazlık yapan bir çocukla konuşuyordum. Bağırmamak için
    dişlerimi sıktım. Edward'la da kavga etmek istemiyordum.
    Edward iç geçirdi, tekrar konuşmaya başladığında sesi gene yumuşacık ve sıcaktı. "Peki bu
    gece ne yapmak istersin?" diye sordu.
    "Senin evine gidebilir miyiz? Esme'yi uzun süredir görmüyorum."
    Gülümsedi. "Bundan hoşnut olacaktır. Özellikle de bu hafta sonu ne yapacağımızı duyunca."
    Yenilgiyi kabul edercesine inledim.
    Söz verdiğim gibi çok uzun süre kalmadık. Evin önünde durduğumuzda ışıkların hala yandığını
    gördüğümde çok da şaşırmadım. Charlie'nin bana biraz daha bağırmak için beklediğini
    biliyordum.
    "İçeri gelmesen daha iyi olur," dedim. "Bu her şeyi daha da kötü yapar."
    "Düşünceleri oldukça yatışmış," dedi Edward muzipçe. Yüzündeki ifadeden dolayı
    söylediğine ek olarak bir şeyleri kaçırıp kaçırmadığımı merak ettim. Ağzının kenarı seyiriyor,
    gülümsememek için mücadele ediyordu.
    "Sonra görüşürüz," üzüntüyle mırıldandım.
    Güldü ve beni başımın üzerinden öptü. "Charlie horlamaya başladığında geri geleceğim."
    İçeri girdiğimde TV'nin yüksek sesi duyuluyordu. Gizlice geçip gitmeyi planlamıştım.
    "Buraya gelebilir misin, Bella?" dedi Charlie, planım suya düşmüştü.
    Ayaklarım beni zorla onun yanına götürdü.
    "N'aber baba?"
    "Bu gece iyi zaman geçirdin mi? diye sordu. Tedirgin görünüyordu. Cevap vermeden önce
    söylediklerinin arkasında başka bir şeyler var mı diye düşündüm.
    "Evet," dedim çekinerek.
    "Neler yaptın?"
    Omuz silktim. "Alice ve Jasper ile takıldık. Edward Alice'i satrançta yendi ve sonra ben de
    Jasper ile oynadım. Beni ezdi geçti."
    Gülümsedim. Edward ve Alice'i in satranç oynaması bugüne kadar gördüğüm en komik şeydi.
    Orada öylece oturup nerdeyse hareketsiz şekilde satranç tahtasına baktılar. Alice onun
    yapacağı hamleleri önceden görüyordu ve Edward oynatacağı taşı seçtiğinde Alice zihninde
    ona karşılık veriyordu. Oyunun çoğunu akıllarında oynamışlardı; henüz ikisi de piyonlarını
    oynamışlardı ki Alice şahını bir fiskeyle devirdi ve yenilgiyi kabul etti. Bunun hepsi sadece üç
    dakika sürmüştü.
    Charlie kumandadan TV'nin sesini kapadı, bu olağan dışı bir hareketti.
    "Bak, söylemem gereken bir şeyler var." Kaşlarını çatmıştı, oldukça rahatsız görünüyordu.
    Ben de sakince oturmuş bekliyordum. Gözlerimi dikmiş ona baktığımı görüp bakışlarını yere
    çevirmişti. Daha fazla bir şey söylememişti.
    "Ne oldu baba?"
    Derin bir nefes aldı. "Bu tarz şeylerde çok da iyi değilimdir. Nasıl başlamam gerektiğini
    bilmiyorum..."
    Beklemeye devam ettim.
    "Pekala Bella. Konu şu." Koltuğundan ayağa kalktı ve ayaklarına bakarak odada bir ileri bir
    geri yürümeye başladı. "Sen ve Edward oldukça ciddi görünüyorsunuz ve dikkat etmeniz
    gereken şeyler var. Artık yetişkin biri olduğunu biliyorum ama hala toysun Bella ve bilmen
    gereken bazı şeyler var...şey hakkında, yani fiziksel olarak birlikte olduğunuzda..."
    "Baba!Lütfen, lütfen hayır!" diye yalvardım, ayağa fırlamıştım. "Charlie rica ederim benimle
    cinsellik hakkında konuşmaya çalışmadığını söyle."
    Yere öfkeyle bakıyordu. "Ben senin babanım. Sorumluluklarım var, hatırlatırım. En az senin
    kadar utanıyorum şu anda."
    "Bunun çok da mümkün olduğunu sanmıyorum. Her neyse annem bundan on yıl kadar önce
    bahsetti. Kısaca bundan paçayı yırttın."
    "On yıl önce bir erkek arkadaşın yoktu," diye isteksizce mırıldandı. Onun konuyu değiştirmek
    için kendiyle mücadele ettiğini görebiliyordum. İkimizde ayaktaydık ve birbirimize bakmamak
    için yere bakıyorduk.
    "Başlıca şeylerin pek değişmediğine eminim bu konuda," diye mırıldandım ve artık benim
    yüzümde onunki kadar kırmızı olmuştu. Bu cehennem azabından bile beterdi; özellikle de
    Edward'ın bu konuşmanın yapılacağını sezmiş olması daha da kötüydü. Arabada bu kadar
    kendinden memnun olmasının sebebi ortaya çıkmıştı.
    "Sadece bana ikinizin de sağduyulu biçimde davranacağınıza dair söz ver," Charlie
    yalvarıyordu, yerde bir delik açıp içine girmemek için kendini zor tuttuğu belliydi.
    "Bunun için endişe etme baba, öyle bir şey yok."
    "Sana güvenmediğimden değil Bella ama bu konudan bana bahsetmek istemediğini biliyorum
    ve aslında pek de duymak istediğimi söyleyemem. Sadece açık fikirli olmaya çalışıyorum.
    Zamanın değiştiğinin farkındayım."
    Sarsakça güldüm. "Belki zaman değişti ama Edward oldukça eski kafalı. Endişe edeceğin
    hiçbir şey yok."
    Charlie iç geçirdi. "Eminim öyledir," diye mırıldandı.
    "Ahh!" diye söylendim. "Bunu sesli söylememe neden olduğuna inanamıyorum bana.
    Gerçekten. Fakat ben... bakireyim ve bu durumu değiştirmek için hiç acelem yok."
    İkimiz de iki büklüm duruyorduk ama Charlie'nin yüzü gevşemişti. Görünüşe göre bana
    inanıyordu.
    "Şimdi yatmaya gidebilir miyim? Lütfen."
    "Bir dakika sonra," dedi.
    "Ahh, hadi ama baba lütfen? Yalvarıyorum."
    "Utançverici kısmı sona erdiğine söz veriyorum," dedi. Ona bir göz attım ve rahatlamış
    olduğunu görerek sevindim, yüzü normal rengine kavuşmuştu. Kanapeye kendini bıraktı,
    cinsellik konuşması sona erdiği derin bir nefes koyuverdi.
    "Şimdi ne var?"
    "Sadece denge işinin nasıl gittiğini merak ediyordum."
    "Haa. İyi, sanırım. Bugün Angela ile plan yaptım. Ona mezuniyet duyurularında yardım
    edeceğim. Sadece biz kızlar olacağız."
    "Bu iyi. Peki ya Jacob?"
    Derin bi nefes verdim. "Onu henüz halledemedim baba."
    "Denemeye devam et Bella. Doğru olanı yapacağını biliyorum. Sen iyi bir insansın."
    Harika. Eğer Jacob ile aramı düzeltmek için bir yol bulamazsam kötü bir insan olacaktım, öyle
    mi? Bu gerçekten haksızlıktı.
    "Tabii, tabii," diye kabul ettim söylediklerini. Bu kendiliğinden çıkan yanıt beni neredeyse
    gülümsetiyordu. Bu Jacob'dan öğrendiğim bir şeydi. Hatta babasına kullandığı aynı
    küçümseyen ses tonunu yakalamıştım.
    Charlie sevinçle gülümsedi ve TV'nin sesini yeniden açtı. Yastıkların arasına gömüldü, bu
    akşam yaptıklarından memnundu. Hatta maçı izlerken uykuya dalacağını da söyleyebilirdim.
    "İyi geceler, Bells."
    "Sabah görüşürüz!" Hızla merdivenlerden çıktım.
    Edward henüz gitmişti ve Charlie uyuyana kadar da dönmeyecekti. Muhtemelen şu anda ya
    avlanıyor ya da bir şeylerle oyalanıyordu. O yüzden yatmak için soyunmakta acele
    etmiyordum. Yalnız kalacak havamda değildi ama aşağa inip babamla da takılamazdım; daha
    önce hiç yapmadığı bir şey yaparak cinsellikten bahsetmişti. Ürpermiştim.
    Charlie sağolsun şu anda incinmiş ve endişeliydim. Ödevlerimi yapmıştım ve ne müzik
    dinleyecek ne de okuyacak kadar keyifli değildim. Renée'yi geleceğimi haber vermek için
    aramayı düşündüysem de sonra Florida saatinin burdana 3 saat ileri olduğunu fark ettim, şu
    anda uyuyor olmalıydı o.
    Angela'yı arayabilirdim ama.
    Fakat aniden konuşmak istediğim kişinin Angela olmadığın fark ettim.
    Dudaklarımı kemirerek camdan dışarı kör karanlığa bakıyordum. Orada durmuş neyin doğru
    neyin yanlış olduğunu tartarken ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildim. Jacob'ı yani en
    yakın arkadaşımı görmek doğru olandı ve bu beni iyi insan yapacaktı ama Edward'ı küplere
    bindirirdi. Edward sadece benim güvenliğim için endişe ediyordu ama ben böyle bir tehlikenin
    olmadığını biliyordum.
    Telefon işe yaramazdı; Jacob Edward geri döndüğünden beri aramalarımı reddediyordu. Gene
    de onu görmeye ihtiyacım vardı, onun gülüşünü görmeliydim. Zihnimde ondan kalan son anı
    olan acıdan çarpılmış yüzünün yerine, eğer birazcık huzur verecekse, yenisini koymalıydım.
    Muhtemelen bir saatim vardı. Edward fark etmeden La Push'a gidip gelebilirdim. Sokağa
    çıkma yasağım geride kalmıştı ama Edward'tan habersiz bu işe karışmam Charlie'nin gerçekten
    umrunda olur muydu?. Bunu çözecek tek bir yol vardı.
    Ceketimi aldım ve merdivenlerden aşağa hızla inerken giymeye çalışıyordum.
    Charlie maçtan başını kaldırıp bana baktı, şüpheli görünüyordu. "Jake'i bu gece görmemin
    sakıncası var mı?" nefes nefese sormuştum. "Çok uzun kalmayacağım."
    Jake'in adını söyler söylemez Charlie'nin yüz ifadesi yumuşadı ve tatlı bir gülümseme yüzüne
    yayıldı. Yaptığı konuşmanın bu kadar hızlı etkili olmasına şaşırmış gibi görünmüyordu. "Tabi,
    ufaklık. Sorun değil. İstediğin kadar kalabilirsin."
    "Teşekkürler, baba," dedim ve kapıdan ok gibi fırladım.
    Sanki bir kaçak gibiydim, kamyonetime doğru giderken birkaç kez omzumun üstünden geriye
    bakmıştım fakat dışarı çok karanlıktı bunu yapmama hiç gerek yoktu. Kamyonetimi dokunarak
    bulmak zorunda kalmıştım.
    Anahtarımı kontağa soktuğumda gözlerim karanlığa henüz alışmıştı. Anahtarı sola çevirdim,
    motorun uğuldayan sesi yerine sadece bir klik sesi duyuldu. Birkaç defa daha denediysem de
    aynı şey oldu.
    Ve aniden çevremde olan küçük bir hareket beni korkudan yerimden zıplattı.
    "AAAH!" Arabanın içerisinde yalnız olmadığı görünce korkuyla bağırmıştım.
    Edward karanlıkta belli belirsiz bir noktaymış gibi sakince oturuyordu, sadece elleri hareket
    ediyordu; gizemli siyah bir nesneyi çeviriyordu. Gözlerini o nesneye dikmiş bakarken konuştu.
    "Alice söyledi," diye mırıldandı.
    Alice! Kahretsin. Onu tamamen unutmuştum. Edward beni izlettiriyor olmalıydı.
    "Beş dakika önce gelecekte birdenbire kaybolacağını gördüğünde çok endişelendi."
    Gözlerimi hayretle açmıştım, neredeyse yuvalarından çıkacaklardı.
    "Çünkü kurtları göremiyor biliyorsun," diye açıkladı aynı mırıldayan tonda. "Bunu unuttun
    mu? Kaderini diğerlerininkiyle birleştirdiğinde sen de yok oluyorsun. Bu kısmı bilmediğini fark
    ettim. Fakat bunun beni nasıl...endişelendirdiğini anlayabiliyor musun? Alice senin
    kaybolduğunu söyledi ve sen bana evden dışarı çıkacağını söylemedin bile. Geleceğin
    kayboldu, tıpki onların geleceklerinin kaybolduğu gibi.
    "Bunun nedeni hakkında emin değiliz. Belki de doğal bir savunma sistemiyle doğduklarında?"
    Benden çok kendisiyle konuşuyor gibiydi şimdi ve elinde çevirdiği motor parçasına bakmaya
    devam ediyordu. "Belki de tam olarak öyle değildi çünkü onların düşüncelerini okumada hiç
    sorun yaşamadım. En azından Black ailesininkileri. Carlisle'nın teorisine göre bunun nedeni
    yaşamlarının değişimleri tarafından yönetiliyor olması. Bu bir karardan çok istemsiz bir tepki
    gibi. Tahmin edilemiyor ve onlar hakkındaki her şeyi değiştiriyor. Bir formdan diğerine hemen
    geçtiklerinde aslında gerçekten var olmuyorlar. Gelecekleri de onları içine almıyor..."
    Onun düşüncelerini buz gibi bir ses tonunda aktarışını dinledim.
    "Tekrar sürmek istersin diye arabanı okul için düzelteceğim," dedi.
    Dudaklarımı kemiriyordum, anahtarlarıma uzandım ve kamyondan aşağıya indim.
    "Eğer bu gece beni yanında istemiyorsun pencereni kapat. Bunu anlayışla karşılarım," ben
    kapıyı çarpmadan önce fısıldamıştı.
    Eve girerken ayaklarını yere vurdum ve kapıyı çarptım.
    "Sorun ne?" diye Charlie yattığı yerden sordu.
    "Kamyon çalışmıyor," diye homurdandım.
    "Bakmamı ister misin?"
    "Hayır sabah denerim."
    "Benim arabamı almak ister misin?"
    Onun devasa polis arabasını kullandığımı hayal edemiyordum. Charlie de beni La Push'a
    götürecek kadar çaresiz olmalıydı. Neredeyse benim olduğum kadar.
    "Hayır. Yorgunum," diye söylendim. "İyi geceler."
    Merdivenleri ayaklarımı yere vurarak çıktım ve doğruca pencereme gittim. Metal çerçeveyi
    çektim – gürültüyle kapandı ve cam sallandı.
    Sakinleşene kadar titreyen siyah cama baktım, sonra iç geçirdim ve pencereyi o girebilsin diye
    sonuna kadar açtım.

    Bir ülkenin geleceği mühendislerinin becerisi ile sınırlıdır..!
    Taklitlerimden ve WebKutlu.Com taklitlerinden sakının

  3. #3
    By.Kutlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Çevrim Dışı Patron
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    8.123
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Cevap: Eclipse - Tutulma Full Geniş Özet Oku

    Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 3 (GÜDÜLENME)

    Güneş bulutların arkasına öylesine saklanmıştı ki batıp batmadığına dair ipucu vermiyordu.
    Uzun uçuşun ardından – sürekli batıya doğru gittiğimizden güneş takip edilemez hale gelmişti
    – zaman tuhaf biçimde değişken bir hale gelmişti.Orman yerini nihayet tek tük binalara
    bıraktığında eve geldiğimizin ilk belirtileri ortaya çıkmış oldu.
    "Yolculuk boyunca çok sessizdin," dedi Edward. "Uçak seni hasta mı ediyor?"
    "Hayır, iyiyim."
    "Ayrıldığın için üzgün müsün?"
    "Üzgünden çok rahatlamış gibiyim sanırım."
    Tek kaşını kaldırıp bana baktı. Anlamsızca – bunu kabul etmekten hoşlanmasam da – ona
    gözünü yoldan ayırmamasını söyledim.
    "Renée bir şekilde Charlie'den...daha zeki. Bu beni tedirgin etti."
    Edward güldü. "Annenin gerçekten ilginç bir zekası var. Neredeyse bir çocuk gibi ama anlama
    yetisi oldukça yüksek. Olaylara diğer insanlardan farklı bakabiliyor."
    Anlama yetisi yüksek, kesinlikle annemi tanımlıyordu – bu sadece ilgisini verdiği zamanlar için
    geçerliydi. Hayatının büyük çoğunluğunu sarsakça geçirmişti ve pek çok şeyi kaçırmıştı.
    Fakat bu hafta sonu benimle oldukça ilgilenmişti.
    Phil yani eşi oldukça yoğundu – finallere hazırlanan basketbol takımına koçluk yapıyordu - ve
    orada olduğumuz süre boyunca Edward ve ben Renée ile bir hayli zaman geçirip, yakın
    gözlemine maruz kalmıştık. Bizi çığlıklar ve sarılmalar eşliğinde karşıladıktan sonra izlemeye
    başlamıştı. Ve bizi izlerken iri mavi gözleri önce şaşkınlıkla doldu sonra da anlayışla.
    Bu sabah sahile bir süreliğine yürüyüşe gittik. Yeni evinin çevresindeki tüm güzellikleri
    göstermek istiyordu, hala güneşin benim aklımı başımdan alıp Forks'a gitmeme engel olacağını
    umuyordu. Ayrıca benimle yalnız konuşmak istemişti, zaten Edward da yapması gereken bir
    ödevi uydurarak gün boyunca içerde kalmıştı.
    Kafamda tekrar bu konuşmayı geçirdim...
    Renée ve ben yolda geziniyorduk, bana sık sık palmiyelerin gölgesi altında kalmamı
    söylüyordu. Henüz erken olmasına rağmen hava boğucu derecede sıcaktı. Nemin ağırlaştırdığı
    havayı solumak akciğerlerim için iyi bir idman olmuştu.
    "Bella?" dedi annem, konuşurken dalgaların dövdüğü kumsala bakıyordu.
    "Ne var anne?"
    Derin bir nefes verdi, gözlerime bakmıyordu. "Endişeleniyorum..."
    "Sorun ne?" diye merakla sordum. "Ne yapabilirim?"
    "Benim hakkımda değil." Kafasını hayır dercesine sallamıştı. " Senin ve...Edward hakkında
    endişeleniyorum."
    Renée onun adını söylediğinde özür dilercesine, nihayet, yüzüme baktı.
    "Ah," dedim mırıldanırcasına, bakışlarımı bizi geçen ter içindeki iki koşucuya sabitledim.
    "Siz ikiniz benim sandığımdan çok daha ciddisiniz," diye devam etti.
    Kaşlarımı çattım ve son iki günü gözden geçirmeye başladım. Edward ve ben iki gün boyunca
    nadiren birbirimize dokunmuştuk – en azından onun önündeyken. Merak ediyordum acaba
    Renée de bana sağduyulu olma konusunda ders mi verecekti. Charlie ile yaptığımız
    konuşmanın tekrarlanacağından endişe etmiyordum. Bu annemle utanç verici olmazdı. Ne de
    olsa son on yıldır onu paylayan kişi ben olmuştum.
    "Siz ikinizin... birlikte olma şeklinde tuhaf olan bir şeyler var," diye mırıldandı, gözleri
    endişeyle kısılmıştı. "Seni izleme şeklinde nasıl desem...o çok korumacı. Sanki senin için
    kendisini bir kurşunun önüne atacakmış gibi."
    Gülmeye başladım, hala gözlerine bakmamaya çalışıyordum. "Bu kötü bir şey mi?"
    "Hayır." Doğru sözcükleri bulmaya çalıştığından kaşlarını çatmıştı. "Sadece bu çok farklı.
    Senin için çok ciddi hisleri var... ve o çok dikkatli. Sanki sizin ilişkinizi anlayamıyormuşum gibi
    hissediyorum. Kaçırdığım bir şeyler varmış gibi geliyor.
    "Bence sen bunları hayal ediyorsun anne," dedim hemen, sesimi neşeli tutmaya gayret
    etmiştim. Kalbim heyecandan hızlı atmaya başlamıştı. Annemin diğer insanlardan nasıl farklı
    gördüğünü tamamen unutmuştum. Dünyayı olduğu gibi görüp ilgisini dağıtacak her şeyi bir
    kenara atarak sadece gerçeği görebilirdi. Bu daha önce hiç sorun olmamıştı. Ta ki şimdiye
    kadar, çünkü daha evvel ondan sakladığım bir sırrım hiç olmamıştı.
    "Sadece o da değil." Dudaklarını kendini savunmak istercesine araladı. "Keşke onun
    çevresinde nasıl hareket ettiğini görebilsen."
    "Bu da ne demek şimdi?"
    "Sen onun çevresinde düşünmeden ona odaklı olarak hareket ediyorsun. O hareket ettiğinde,
    ki azıcık bile olsa, hemen duruşunu ona göre ayarlıyorsun. Sanki bir mıknatıs gibi...ya da yer
    çekimi gibi. Sen daha çok bir..uydu gibisin. Daha evvel böyle bir şeyi hayatım boyunca
    görmedim."
    Dudaklarını büzdü ve yere baktı.
    "Sakın bana," dalga geçerek ve kendimi gülümsemeye zorlayarak konuşuyordum. "Tekrar
    gizemli kitaplar okumaya başladığını söyleme? Ya da bilim kurguya mı merak sardın?"
    Renée hemen pespembe oldu. "Bunun konuyla bir ilgisi yok."
    "İyi bir şeyler mi buldun yoksa okuyacak?"
    "Şey aslında harika bir tane...ama bunun bir önemi yok. Biz şu anda senden bahsediyoruz."
    "Romantik kitaplara devam etmelisin anne. Nasıl hayallere daldığını biliyorsun."
    Dudaklarının kenarları kıvrıldı. "Aptalca davranıyorum, değil mi?"
    Bir süre cevap vermedim. Renée kolayca yönlendirilebilecek bir insandı. Bazen bu iyi bir şeydi
    çünkü fikirleri çok da kullanışlı değildi. Fakat onu bu kadar kolayca kandırabilmek bana acı
    vermişti, özellikle de bu defa neredeyse hedefi on ikiden vurmuşken.
    Yukarı baktı, ifademi kontrol etmeye çalıştım.
    "Aptalca davranmıyorsun...sadece anne gibi davranıyorsun."
    Güldü ve eliyle beyaz kumların ilerisindeki mavi denizi gösterdi.
    "Ve tüm bunlar tekrar aptal annenin yanına taşınman için yeterli değil öyle mi?"
    Abartılı şekilde alnımdaki teri sildim ve sanki saçlarımı kıvırıp suyunu sıkar gibi yaptım.
    "Neme alışırdın," dedi ısrarla.
    "Sen de yağmura alışabilirsin," dedim ben de.
    Şakalaşırcasına dirseğiyle beni dürttü ve arabaya giderken elimi avcunun içerisine aldı.
    Diğer yandan benim için endişenmesi mutlu etmişti. Hala Phil'e sanki yaşam nedeniymiş gibi
    baksa da bu beni teselli etmişti. Kesin olan şu ki hayatı rayına oturmuş ve tatmin ediciydi. Beni
    kesinlikle çok fazla özlememişti yine de....
    Edward'ın soğuk parmakları yanaklarıma değdi. Yukarıya baktım ve gözlerimi kırpıştırdım,
    gerçeğe dönmüştüm. Üzerime doğru eğildi ve beni alnımdan öptü.
    "Eve geldik uyuyan güzel. Uyanma vakti."
    Charlie'nin evinin önünde duruyorduk. Verandanın ışığı yanıyordu ve arabası da garajdaydı.
    Eve bakarken, oturma odasının pencere perdesinde bir kıpırtı gördüm, sarı bir ışık demeti bir
    anlığına çimenlerin üzerine düşmüştü.
    Derin bir soluk verdim. Tabii ki Charlie hamle yapmak üzere bekliyordu.
    Edward da aynı şeyi düşünüyor olmalıydı, çünkü ifadesi sertleşmiş ve gözleri de beni kapıya
    kadar götürürken uzak bir hal almıştı.
    "Ne kadar kötü?" diye sordum.
    "Charlie sorun çıkarmayacak," dedi Edward, sesi espiri yapıp yapmadığını anlayamacağım
    kadar alçaktı. "Seni özlemiş."
    Gözlerim şüpheyle kısıldı. Madem öyle neden Edward dövüşe hazırlanıyormuş gibi gerilmişti?
    Çantam ufaktı ama eve taşımak konusunda ısrar etmişti. Kapıyı bize Charlie açtı.
    "Eve hoş geldin ufaklık!" diye bağırdı Charlie neşeyle. "Jacksonville nasıldı?"
    "Nemli ve tuhaftı."
    "Yani Renée sana Florida Üniversitesini satamadı, öyle mi?"
    "Denedi. Ama suyu solumaktansa içmeyi tercih ederim."
    Charlie'nin gözleri gönülsüzce Edward'a dönüp parıldadı. "İyi zaman geçirdiniz mi?"
    "Evet," diye yanıtladı Edward sakin bir şekilde. "Renée oldukça misafirperver."
    "Bu...ıı, iyi. Eğlendiğinize sevindim." Charlie Edward'a arkasını dönüp beklemediğim şekilde
    bana sarıldı.
    "Etkileyici," diye kulağına fısıldadım.
    Gürültülü bir kahkaha patlattı. "Seni çok özledim, Bells. Sen gittiğinden beri yemekler berbat."
    "Hallederim şimdi," dediğim anda beni bıraktı.
    "Önce Jacob'ı aramak ister misin? Sabah saat altıdan beri beş dakikada bir arıyor. Sen
    eşyalarını boşaltmadan evvel onu arayacağına söz verdim."
    Edward'ın nasıl hissetiğni görmek için ona bakmama gerek yoktu, aşırı derecede sakin ve
    soğuktu. Son derece gergin olduğu için bu haldeydi.
    "Jacob benimle konuşmak mı istiyor?"
    "Fena halde diyebilirim. Bana ne hakkında olduğunu söylemedi ama önemliymiş."
    Telefon ısrarlı ve de tiz bir şekilde çalmaya başladı.
    "Bir sonraki maaş çekim üzerine bahse girerim ki bu o," diye söylendi Charlie
    "Ben bakarım." Hemen mutfağa doğru gittim.
    Charlie oturma odasına doğru giderken Edward da benim arkamdan geldi.
    Telefonu açtım, ahizeyi elime alırken duvara doğru döndüm. "Alo?"
    "Dönmüşsün," dedi Jacob.
    Tanıdık hırıltılı ses özlem duygusununun beni ele geçirmesine neden oldu. Yüzlerce anı bir
    anda kafamda belirmişti; ağaç dallarının sürüklendiği taşlı kumsal, plastiktan yapılmış garaj,
    kağıt torba içerisindeki sıcak gazoz, içinde minicik bir koltuğun olduğu küçük oda. Siyah
    gözlerindeki neşe, benim elimi tutan sıcacık büyük el, esmer tenine karşıt şekilde parlayan
    bembeyaz dişler ve her zaman benim için bu dünyadan bir kaçış olan yüzüne yayılmış kocaman
    gülüşü zihnimde belirmişti.
    Sanki vatan hasreti çekmek gibi, en karanlık gecelerimde bana sığınak olan yeri ve kişiyi
    duyulan özlemdi bu.
    Zorlukla yutkunduktan sonra "Evet," diye yanıtladım.
    "Neden beni aramadın?" diye sordu Jacob.
    Onun sinirli ses tonu beni kendime getirmişti. "Çünkü daha eve geleli birkaç saniye oldu,
    Charlie tam da bana beni aradığından bahsediyordu ki sen aradın."
    "Ah, üzgünüm."
    "Tabi. Pekala, neden Charlie'yi rahatsız ediyordun?"
    "Seninle konuşmalıyım."
    "Tamam, o kadarını anladım. Devam et."
    Kısa bir sessizlik oldu.
    "Yarın okula gidecek misin?"
    Kaşlarımı çattım, bu ne kadar manasız bir soruydu. "Tabii ki. Neden gitmeyeyim?"
    "Bilmem, sadece merak ettim."
    Bir sessizlik daha oldu.
    "Pekala Jake, benimle ne hakkında konuşmak istiyordun?"
    Tereddüt etti. "Hiç, sadece ben sanırım...senin sesini duymak istedim."
    "Tamam, peki. Beni aradığın için çok memnun oldum Jake. Ben..." Fakat daha fazla ne
    söyleyeceğimi bilmiyordum. Ona La Push'a uğrayacağımı söylemek istedim. Ama yapamadım.
    "Gitmeliyim," dedi aniden.
    "Ne?"
    "Seninle en kısa sürede tekrar konuşacağım tamam mı?"
    "Ama Jake..."
    Fakat çoktan kapatmıştı bile. Ahizeden gelen meşgul tonunu inanmayarak dinledim.
    "Bu çok kısa sürdü," diye söylendim.
    "Her şey yolunda mı?" diye sordu Edward. Sesi alçaktı ve dikkatliydi.
    Yavaşça ona doğru döndüm. Mükkemmel biçimde sakindi, ne düşündüğünü anlamanın imkanı
    yoktu.
    "Bilmiyorum. Bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyorum." Jacob'ın gün boyunca Charlie'nin
    peşini bırakmamasının sebebinin yarın benim okula gidip gitmeyeceğimi sormak için olması
    bana hiç mantıklı gelmemişti.Ve madem sesimi duymak istiyordu neden bu kadar çabuk
    telefonu kapatmıştı?
    "Senin tahminin muhtemelen benimkinden daha iyi olacaktır," dedi Edward, ağzının kenarında
    küçük bir gülücük ortaya çıkmak için mücadele ediyordu.
    "Mmm" diye inledim. Bu doğruydu. Jake'in hem içini hem de dışını iyi bilirdim. Bunu yapma
    nedenini anlamamın çok zor olmaması gerekiyordu.
    Aklım burada değilken – yaklaşık onbeş mil kadar uzakta La Push'dayken – buzdolabının
    kapağını açmış Charlie'nin yemeği için malzemeleri arıyordum. Edward ise tezgaha yaslanmış
    duruyordu, gözünü yüzüme diktiğinin bir şekilde farkındaydım ama onun ne gördüğü hakkında
    endişelenemeyecek kadar kafam meşguldü.
    Konuşmadaki okul meselesi bana ipucu olmuştu. Bu Jake'in sorduğu tek gerçek soruydu. Bir
    şeyin peşinde olmalıydı yoksa Charlie'yi sürekli rahatsız etmezdi
    Neden okula gidip gitmemem onun için bu kadar önemliydi ki?
    Bunu mantıklı bir şekilde kavramaya çalıştım. Jacob'ın bakış açısına göre şayet ben yarın okula
    gitmeseydim ne gibi bir sorun olabilirdi? Charlie finaller bu kadar yaklaşmışken okulu astığım
    için canımı okurdu ama ben onu sadece bir Cuma gününün her şeyi berbat etmeyeceği
    konusunda ikna edebilirdim. Jake bunu umursamazdı bile.
    Beynim bu olayın iç yüzünü kavramayı reddediyordu. Belki de çok önemli bir detayı
    atlıyordum.
    Son üç günde ne değişmişti de telefonlarıma bile çıkmayı reddeden Jacob bundan vazgeçerek
    benimle bağlantıya geçmişti? Üç günde bunu değiştirecek ne olmuş olabilirdi?
    Mutfağın ortasında dikilmiş duruyordum. Buzluktan yeni çıkardığım hamburger köftesi artık
    hissizleşmiş olan parmaklarımdan kaydı. Gelmesi gereken, yere çarpma sesini duymamış
    olduğumu anlamam zaman aldı.
    Edward yakaladı ve tezgahın üzerine koydu. Kolları beni çoktan sarmıştı ve dudakları da
    kulağımdaydı.
    "Sorun ne?"
    Başımı salladım, sersemlemiştim.
    Üç gün her şeyi değiştirebilirdi.
    Üniversitenin nasıl rüya olduğunu düşünmemiş miydim? Beni faniliğimden kurtaracak ve
    Edward ile sonsuza kadar yaşamamı sağlayacak acı dolu üçgünlük dönüşümün ardından nasıl
    insanların yakınında olabilirdim ki? Bu dönüşüm beni sonsuza kadar susuzluğumun kölesi
    yapacaktı...
    Charlie Billy'e üç gün ortadan kaybolacağımı söylemiş miydi? Billy kendince sonuçlara mı
    varmıştı? Jacob gerçekten bana hala insan olup olmadığımı mı sormuştu? Kurt adamlar
    anlaşmanın bozulmuş olduğuna inanıyor olmalılardı, üstelik Cullenlar'dan kimse bir insanı
    ısırmamıştı bile....öldürmek bir yana ısırmamışlardı bile...?
    Fakat gerçekten o durumda Charlie'nin yanına geri döneceğimi mi sanmıştı?
    Edward beni sarstı. "Bella?" diye sordu, gerçekten endişenmişti.
    "Sanırım...sanırım kontrol ediyordu," diye mırıldandım. "Emin olmaya çalışıyordu. Yani insan
    olduğuma."
    Edward kaskatı kesilmişti ve kulağımda tıslamaya benzer kısık bir ses duydum.
    "Gitmek zorundayız," diye fısıldadım. "Bozulmadan önce. Yani anlaşma bozulmadan önce. Bir
    daha asla geri gelmeyebiliriz."
    Kollarıyla sıkıca sardı beni. "Biliyorum."
    "Ehem." Charlie gürültülü biçimde boğazını temizlemişti, arkamızda duruyordu.
    İrkildim ve Edward'ın kollarının arasından çıktım, yüzümü ateş basmıştı. Edward da tekrar
    tezgaha geri dönmüştü. Gözleri kısılmıştı, endişesini ve öfkesini gözlerinde görebiliyordum.
    "Eğer yemek yapmak istemiyorsan pizza sipariş edebilirim," dedi Charlie imalı şekilde.
    "Hayır, her şey yolunda. Çoktan başladım bile."
    "Pekala," dedi Charlie. Kapının kenarına yaslanmış kollarını da göğsünde birleştirmişti.
    Derin bir nefes aldım ve işe geri döndüm, seyircilerimi görmezden gelecektim.
    "Eğer senden bir şey yapmamı isteseydim, bana güvenir miydin?" diye sordu Edward, sesi
    yumuşacıktı.
    Neredeyse okula varmak üzereydik Edward sakinleşmişti ve daha bir dakika önce espiri
    yapmıştı. Sonra aniden direksiyona sıkıca yapıştı, parçalara ayırmamak için kendisini zor
    tutuyordu.
    Endişeli biçimde ona baktım – gözleri çok uzaklarda sanki birilerini duymaya çalışıyor gibiydi.
    Nabzım onun bu haline karşılık vererek hızlanmaya başlamıştı ama dikkatli şekilde cevap
    verdim. "Bu değişir."
    Okuldan biraz uzakta duruyorduk.
    "Bunu söylemenden korkuyordum."
    "Ne yapmamı istiyorsun Edward?"
    "Arabada kalmanı istiyorum." Arabayı her zamanki yerinde durdurdu ve konuşurken motoru
    kapattı. "Ben dönene kadar burada beklemeni istiyorum."
    "Fakat...neden?"
    İşte o zaman onu gördüm. Onu gözden kaçırmak zaten mümkün değildi, yasadışı şekilde
    kaldırıma parkettiği siyah motorsikletine dayanmış duruyor ve diğer öğrencilerin arasından
    sivriliyordu.
    "Ah."
    Jacob'ın yüzünde çok yakından bildiğim o maskemsi ifade vardı. Bu ifadeyi
    duygularını kontrol altına tutmak istediğinde takınırdı. Bu haliyle onu kurtlar sürüsünün en
    yaşlısı, Quileute gurubunun lideri, Sam'i anımsatıyordu. Fakat Jacob'da Sam'in her zaman
    etrafına yaydığı sükunetten eser yoktu.
    Bu halinin beni ne kadar rahatsız ettiğini unutmuştum. Sam'i Cullenlar gelmeden çok önce
    tanısam – hatta ondan hoşlanmış da olsam – Jacob Sam'in yüz ifadesini taklit ettiğinde asla
    korktuğumu hissetmemiştim. Bu tuhaf bir yüzdü, bu haliyle asla benim tanıdığım Jacob'a
    benzemiyordu.
    "Dün yanlış sonuçlara vardın," diye mırıldandı Edward. "Dün sana okul hakkında soru sordu
    çünkü benim de senin yanında olacağımı biliyordu. Benimle konuşmak için güvenli bir yer
    arıyordu. Tanıkların olabileceği bir yer."
    Öyleyse dün gece Jacob'ın davranışlarını yanlış yorumlamıştım. Eksik bilgi bunun sebebiydi.
    Mesela neden Jacob'ın Edward ile konuşmak isteyebileceği türden bir bilgi.
    "Arabada kalmıyorum," dedim.
    Edward usulca inlercesine konuştu. "Tabii ki kalmıyorsun. Hadi şu işi bitirelim."
    Biz ona doğru elele yürümeye başladığımızda yüzü sertleşmeye başlamıştı.
    Çevredeki diğer yüzleri de fark etmiştim, sınıf arkadaşlarım da etraftaydı. Karşılarında dikilmiş
    duran onaltı yaşındaki bir gençten farklı olarak yapılı ve devasa bir vücudu olan Jacob'a
    hayretle bakıyorlardı.Hepsinin gözleri bu soğuk havada giydiği dar, kısa kollu siyah tişörtünü,
    eski ve yağ lekeli kot pantolonunu ve yaslandığı cilalı motorsikleti merakla inceliyordu. Kimse
    yüzüne bakamıyordu, yüzünde insanın gözlerini kaçırmasına neden olan bir şeyler vardı.
    Kimsenin onun çevresine yaklaşmaya cesaret edemediğini fark etmiştim.
    Şaşırmanın yanı sıra, Jacob'ın onlara tehlikeli geldiğini anlamıştım. Ne kadar da tuhaftı.
    Edward Jacob'dan birkaç adım uzakta durdu ve rahatça söyleyebilirdim ki benim bir kurt
    adama bu kadar yakında durmam onu tedirgin etmişti. Elimden tutup beni arkasına çekip
    önümde bedeniyle siper olmuştu.
    "Bizi çağırabilirdin," dedi Edward buz gibi bir sesle.
    "Üzgünüm," dedi Jacob, yüzünü alay edercesine çarpıtmıştı. "Telefonumun hafızasına kayıtlı
    hiç sülük yok."
    "Bana Bella'nın evinden ulaşabilirdin."
    Jacob'ın çenesi kasıldı ve kaşlarını çattı. Cevap vermemişti.
    "Burası çok da uygun değil. Bunu daha sonra tartışabilir miyiz?"
    "Tabii, tabii. Okuldan sonra mezarlarınızın yanında beklerim." Jacob küçümseyerek devam etti.
    "Şimdi neden konuşamıyoruz?"
    Edward çevresini işaret edercesine baktı, tanıkların hepsi duyma mesafesinin dışındaydı. Birkaç
    kişi kaldırımda yürümeye tereddüt ediyordu, gözleri merakla açılmıştı. Diğerleri gibi onlar da
    Pazartesi gününün can sıkıntısının bir kavgayla dağılabileceğini umuyorlardı. Tyler Crowley'in
    Austin Marks'ı koluyla dürttüğünü gördüm, ikisi de sınıfa giden yolda durmuş izliyorlardı.
    "Ne söylemeye geldiğini zaten biliyorum," diye hatırlattı Edward kısık bir sesle Jacob'a, ben
    bile zor duyabilmiştim. "Mesaj alındı. Uyarını dikkate alacağız."
    Edward endişeli gözlerle bir an bana baktı.
    "Uyarı mı?" diye şaşkın bir biçimde sordum. "Neden bahsediyorsunuz?"
    "Onu söylemedin değil mi?" diye sordu Jacob, gözleri hayretle açılmıştı. "Ne oldu, yoksa bizim
    tarafımıza geçeceğinden mi korktun?"
    "Lütfen kes şunu Jacob," dedi Edward, tekdüze bir sesle.
    "Neden?" diye meydan okurcasına cevap verdi Jacob.
    Kafam karışmış biçimde bakıyordum. "Neyi bilmiyorum? Edward?"
    Edward beni duymamış gibi Jacob'a öfkeyle bakmaya devam ediyordu.
    "Jake?"
    Jacob tek kaşını kaldırıp bana baktı. "O sana büyük... kardeşinin Cumartesi günü sınırı
    geçtiğini söylemedi mi?" diye sordu, sesinde ince bir alay vardı. Gözlerini tekrar Edward'a
    çevirmişti. "Paul'ün tamamen doğruladığına göre..."
    "Orası iki tarafa da ait değildi!" diye Edward tıslarcasına konuştu.
    "Aitti!"
    Jacob'ın ne kadar öfkeli olduğu görülebiliyordu. Elleri titriyordu. Başını salladı ve iki derin
    nefes aldı.
    "Emmett ve Paul mü?" diye fısıldadım. Paul Jacob'ın sürüdeki en dengesiz arkadaşıydı.
    Ormanda o gün kontrolünü kaybetmişti, hırlayan gri kurda ait anı tekrar kafamda belirmişti.
    "Ne oldu? Dövüştüler mi?" Sesim endişeden dolayı çatlamıştı. "Neden? Paul yaralandı mı?"
    "Kimse dövüşmedi," dedi Edward bana doğru sessizce. "Kimse yaralanmadı. Endişelenme."
    Jacob bize kuşkulu gözlerle bakıyordu. "Ona hiçbir şey anlatmadın değil mi? Bu yüzden mi
    onu götürdün buradan? Yani o gerçekten bilmiyor muydu –?"
    "Git artık." Edward sözünü yarıda kesmişti ve yüzü aniden korkuyla kaplanmıştı, gerçekten
    korku vardı yüzünde. Bir an... bir vampir gibi göründü. Sanki Jacob'a saldıracakmış gibi baktı,
    bütün nefreti ortaya çıkmıştı.
    Jacob kaşlarını kaldırdı, ama başka hiçbir harekette bulunmadı. "Neden ona söylemedin?"
    Yüzleri birbirine dönük bir süre sessizce kaldılar. Tyler ve Austin'in arkasında daha da çok
    öğrenci birikmişti. Mike'ın yanında Ben'in olduğunu gördüm, Mike bir elini Ben'in omzuna
    koymuş sanki onu tutuyor gibiydi.
    Bu ölüm sessizliği sırasında ansızın her şey bir anda yerli yerine oturdu.
    Edward'ın bilmemi istemediği bir şeydi.
    Jacob'ın ise benden saklamak istemediği bir şeydi.
    Cullenlar'ın ve kurtların ormanda olduğu ve iki tarafa da aynı biçimde tehlikeli olan bir şeydi.
    Edward'ın beni ülkenin diğer ucuna götürmesine neden olacak bir şeydi.
    Alice'in geçen hafta sezdiği bir şeydi, ki Edward bana bu konuda yalan söylemişti.
    Beklediğim ve bir daha olacağını bildiğim ama asla olmasını dilemeyeceğim bir şeydi bu. Bu
    asla bitmeyecekti değil mi?
    Hızlı hızlı soluduğumu duyabiliyordum ama engel olamıyordum. Bir yerlerde deprem
    oluyormuş gibi okul sallanıyordu ama bunun benim titrememden oluşan bir ilüzyon olduğunu
    biliyordum.
    "O benim için geri döndü," diye mırıldandım.
    Victoria ben ölene kadar pes etmeyecekti. Sürekli aynı yolu takip edecek – yanılt ve kaç, yanılt
    ve kaç – ta ki savunucularımda bir gedik bulana kadar sürecekti.
    Belki de daha şanslı olurdum. Belki Volturi ondan önce davranırdı, en azından hızlı bir şekilde
    ölürdüm.
    Edward beni sıkıca kendi tarafında tuttu, Jacob ile benim aramda durmaya devam ediyordu ve
    endişeli şekilde yüzümü okşadı. "Her şey yolunda," diye fısıldadı bana. "Her şey yolunda.
    Onun sana yaklaşmasına izin vermeyeceğim, her şey yolunda."
    Sonra da Jacob'a ters bir bakış attı. "Bu senin soruna cevap oldu mu melez?"
    "Bella'nın bunu bilmeye hakkı olmadığını mı düşünüyordun?" diye karşı koyarcasına sordu
    Jacob. "Bu onun hayatı."
    Edward sesini yumuşak tuttu, neredeyse aralarında bir adım bulunan Tyler bile duyamayacaktı.
    "Neden tehlikede olmadığı halde endişelensin ki?"
    "Endişelenmesi ona yalan söylenmesinden daha iyi."
    Duygularıma hakim olmaya çalıştım ama gözlerim sulanmıştı bile. Onu görebiliyordum;
    Victoria'nın yüzünü, dişlerinin üzerinde hareket eden dudaklarını, intikam ateşiyle parlayan
    kıpkırmızı gözleri bütün canlılığı ile karşımda duruyordu. Hayatının aşkı James'in ölümünden
    sorumlu tuttuğu Edward'ın sevgilisini öldürmeden asla durmayacaktı.
    Edward yanaklarımdan aşağıya süzülen göz yaşlarımı parmaklarıyla sildi.
    "Gerçekten ona acı çektirmenin korumaktan daha doğru mu olduğunu düşünüyorsun?" diye
    mırıldandı.
    "O senin sandığından daha da güçlü biri," dedi Jacob. "Ve bundan çok daha kötüsünü atlattı."
    Birdenbire Jacob'ın yüz ifadesi değişmişti, Edward'a tuhaf ve tehlikeli bir biçimde bakıyordu.
    Sanki zor bir matematik sorusu çözüyormuş gibi gözlerini kısmıştı.
    Edward'n korktuğunu hissettim. Ona baktığımda yüzünü sadece acı çektiği zamanlarda olduğu
    gibi buruşturduğunu gördüm. Bir an bu görüntü bana İtalya'daki o akşamı anımsattı; korkunç
    Volture kulesindeki odada Jane ona bahşedilmiş uğursuz yetenekle Edward'ı sadece
    düşünceleriyle yakıyordu...
    Bu hatıra histeri içerisindeki beni kendime getirmiş, her şeyi görmemi sağlamıştı. Çünkü
    Edward'ı böyle acı çekerken görmektense Victoria'nın beni yüzlerce defa öldürmesine
    razıydım.
    "Bu çok komik," dedi Jacob Edward'ın yüzünü seyrederken.
    Edward irkildi ama yüz ifadesini tekrar yumuşatmak için biraz çabalamıştı. Gözlerindeki
    ıstırabı saklayamamıştı.
    Tetikte bekleyerek Edward'ın Jacob'ın küçümsemesine karşılık ters bakmasını izledim.
    "One ne yapıyorsun?" diye sordum.
    "Hiçbir şey Bella," diye cevap verdi Edward usulca. "Jacob'ın iyi bir hafızası var sadece."
    Jacob gülümsedi ve Edward tekrar irkildi.
    "Kes şunu! Her ne yapıyorsan kes!"
    "Tabii, eğer sen istiyorsan." Jacob omuz silkmişti. "Eğer hatırladığım şeylerden memnun
    kalmamışsa bu onun suçu, bu arada."
    Hiddetle baktım ona, o ise afacan bir biçimde gülümsedi sanki asla cezalandırılmayacağını bilen
    yaramaz çocuklar gbiydi.
    "Müdür onun okul arazisinde başıboş dolaşmaması için yola çıktı" diye mırıldandı Edward.
    "Hadi İngilizce dersine git Bella, buna karışmana gerek yok."
    "Aşırı korumacı, değil mi?" dedi Jacob, bana demişti bunu. " Birazcık tehlike hayatı eğlenceli
    kılar. Dur tahmin edeyim eğlenmene izin yok, değil mi?"
    Edward ters bir bakış attı, dudakları gerildi ve dişlerinin bir kısmının ortaya çıkmasına neden
    oldu.
    "Kes sesini Jake," dedim.
    Jacob güldü.. "Bu bana hayır gibi geldi. Hey, eğer tekrar hayatın varmış gibi hissetmek istersen
    bana uğra. Motorsikletin hala garajımda duruyor."
    Bu haber benim ilgimin dağılmasına neden olmuştı. "Onu satmış olman gerekiyordu. Bunu
    yapacağına dair Charlie'ye söz vermiştin." Eğer Jacob'ın yerine yalvarmasaydım –çünkü
    kendisi her iki motorsiklete de epey emek harcamış ve bunun karşılığını da almıştı – Charlie
    bisikletimi çöpe atardı. Ve muhtemelen çöpü de yakardı.
    "Evet, doğru. Sanki bunu yapabilecekmişim gibi. O sana ait. Neyse sen gelene kadar onu
    saklayacağım."
    Tanıdık bir gülümseme bir anda dudaklarının kenarında belirdi.
    "Jake..."
    Öne doğru geldi, yüzündeki alaycı ifade gitmiş yerini ciddiyete bırakmıştı. "Sanırım daha önce
    hata yapmış olabilirim, biliyorsun işte arkadaşça davranmayarak. Belki biz bunu halledebiliriz,
    yani bizim tarafda. Beni görmeye gel."
    Edward'ın beni sanki bir heykelmişçesine sımsıkı sardığının farkındaydım. Yüzüne baktığımda,
    sakin ve sabırlı görünüyordu.
    "Ben, şey, bilmiyorum Jake."
    Jacob düşmanca davranmayı bir kenara bıraktı. Sanki Edward'ın orada olduğunu unutmuş
    gibiydi, ya da çok kararlıydı. "Seni her gün özlüyorum Bella. Sensiz hiçbir şey aynı değil."
    "Biliyorum, üzgünüm Jake, ben sadece..."
    Kafasını salladı ve derin bir nefes aldı. "Biliyorum. Önemli değil, tamam mı? Sanırım bir şekilde
    atlatırım. Kimin arkadaşa ihtiyacı var ki?" Yüzünü buruşturmuştu, acısını bu sözlerle
    saklamaya çalışıyordu.
    Jacob'ın acı çekmesi her zaman benim koruyucu yanımı harekete geçirirdi. Aslında bu çok da
    gerçekçi değildi çünkü Jack'in benim fiziksel korumama ihtiyaç duyması olası değildi. Fakat
    ona uzanmak için can atsam da kollarım Edward'ın kolları altında hapsolmuştu. Onun iri sıcak
    belini sessiz bir kabul ediş ve teselliyle sarmak istedim.
    Edward'ın koruyucu kolları beni zapt etmişti.
    "Yeter. Hadi sınıfa," sert bir ses arkamızdan gelmişti. "Çekilin Bay Crowley."
    "Hadi okula Jake," diye fısıldadım, müdürün sesini duyar duymaz endişelenmiştim. Jacob
    Quileute okuluna gidiyordu ama gene de izinsiz girmekten başı derde girebilirdi.
    Edward beni serbest bıraktı, elimi tuttu ve beni arkasına çekti tekrar.
    Bay Greene seyircileri yara yara geliyordu, gözlerini öyle kısmıştı ki kaşları aşağıya düşmüş
    gibiydi.
    "Ciddiyim," diye tehdit eder tonda konuştu. "Tekrar arkama döndüğümde hala birileri izliyor
    olursa cezalandırılacaktır."
    O cümlesini bitirir bitirmez seyirciler dağılmaya başladı.
    "Ah Bay Cullen. Burada bir sorunumuz mu var?"
    "Hayır Bay Greene. Sadece sınıfımıza gidiyorduk."
    "Harika. Arkadaşınızı tanıyamadım." Bay Greene, Jacob'a dik dik bakıyordu. "Yeni bir öğrenci
    misiniz?"
    Bay Green dikkatle Jacob'ı inceliyordu, onun da diğer öğrenciler gibi aynı sonuca vardığının
    farkındaydım; o tehlikeydi. Bir baş belası.
    "Hayır," dedi Jacob, yılışıkça sırıtarak bu cevabı vermişti.
    "Öyleyse ben polisi aramadan önce okul arazisinde çıkmanızı öneririm."
    Jacob'ın sırıtışı kocaman bir gülümsemeye dönüşmüştü ve bunun nedeninin aklında Charlie'yi
    onu tutuklarken hayal etmiş olmasıydı. Bu gülümseme öylesine tatsız ve alaycıydı ki, bu benim
    görmeyi beklediğim türden bir gülüş değildi.
    Jacob "Evet, efendim," dedi ve motorsikletine binmeden önce asker selamı verdi. Büyük bir
    gürültüyle çalıştı motor, sonra da lastikler tiz bir ses çıkararak hızla döndü. Bir iki saniye
    içerisinde görüş mesafesinden çıkmıştı Jacob.
    Bay Greene onun sergilediği bu gösteriyi dişlerini gıcırdatarak izlemişti.
    "Bay Cullen, umarım arkadaşınıza bir daha buraya izinsiz girmemesini söylersiniz."
    "O benim arkadaşım değil, Bay Greene ama uyarınızı ona ileteceğim."
    Bay Greene dudaklarını büzdü. Edward'ın mükemmel notları ve tertemiz sicili Bay Greene'in
    bu olayı farklı bir açıdan görmesine neden olmuştu. "Anlıyorum. Eğer endişelendiğiniz bir
    sorun varsa, sadece bana..."
    "Endişe edilecek bir sorun yok, Bay Greene. Ortada bir sorun yok."
    "Umarım doğrudur. Öyleyse, sınıflara. Siz de öyle Bayan Swan."
    Edward başıyla onayladı ve beni çekiştirerek İngilizce bölümüne doğru gitmeye başladık.
    "Derse girecek kadar iyi hissediyor musun?" müdürün yanından geçerken bunu fısıldamıştı.
    "Evet," dedim ben de, bunun doğru olup olmadığından emin değildim.
    İyi olup olmamamın en önemli sorun olduğunu sanmıyordum. Edward ile hemen
    konuşmalıydım ve İngilizce dersi kafamda planladığım konuşma için pek de uygun değildi.
    Fakar Bay Greene arkamızdaylen çok da fazla seçim şansımız yoktu.
    Biraz gecikerek de olsa derse yetişebilmiştik, hemen sıralarımıza geçtik. Bay Berty, Frost'un
    bir şiirinden bahsediyordu. Sınıfa girşimizi görmezden gelmişti, temposunu bozmaya hiç niyeti
    yoktu.
    Not defterinden bir sayfa koparttım ve yazmaya başladım. El yazım içinde bulunduğum ruh
    halinden dolayı daha da okunaksız olmuştu.
    Neler oldu? Bana her şeyi anlat. Ve bu koruma işini de bir kanara bırak artık, lütfen.
    Note'u Edward'a uzattım. İç geçirdi ve cevap yazmaya koyuldu. Kağıdı bana geri uzattı.
    Yazması benden kısa sürmüştü, üstelik kendi özel el yazısıyla bir paragraf tutmuştu.
    Alice Victoria'nin geri geldiğini gördü. Önlem olarak ben de seni şehir dışına çıkardım.
    Ama asla senin yakınlarına gelme ihtimali yoktu. Emmett ve Jasper onu yakalamaya çok
    yaklaşmış ama görünüşe göre Victoria'nın bir çeşit kaçabilme içgüdüsü var. Doğruca,
    sanki haritada elini koymuşçasına, Quileute sınırına doğru kaçmış. Quileuteler işin içine
    girince Alice'in yetenekleri işe yaramaz hale geldi. Dürüst olmak gerekirse bizler içeri
    giremedik ama Quileuteler onu yakalayabilirlerdi.Büyük gri bir kurt Emmett'in sınırı
    geçtiğini düşündü ve saldırgan davrandı. Elbette ki Rosalie buna karşı tepki verdi ve
    herkes arkadaşlarını korumak için takibi bıraktı. Her şey kontrolden çıkmadan evvel
    Carlisle ve Jasper ortamı sakinleştirmiş. Fakat o arada Victoria kaçıp gitmiş. Her şey
    bundan ibaret.
    Notu okurken kaşlarımı çatmıştım. Hepsi buna dahil olmuştu; Emmett, Jasper, Rosalie ve
    Carlisle. Bahsetmemişti ama Esme bile belki de karışmıştı bu işe. Sonra Paul ve diğer Quileute
    sürüsü de vardı. Kolayca bir savaşa dönüşebilirdi bu, gelecekteki ailem ve benim eski
    arkadaşlarım birbirlerine karşı mücadele edebilirlerdi. İçlerinden biri yaralanabilirdi. Kurtların
    ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin edebiliyordum ama minik Alice'in o devasa kurtlardan
    biriyle dövüştüğünü düşünmek...
    Ürpermiştim.
    Dikkatlice tüm paragrafı sildikten sonra tekrar yazdım.
    Peki ya Charlie? Onun peşinde de olabilirdi.
    Ben yazmayı bitirmeden önce Edward başını hayır anlamında salladı, belli ki Charlie'nin
    tarafında işler önemsizleşiyordu.
    Elini uzatmış bekliyordu ama onu görmezden geldim ve tekrar yazmaya başladım.
    Onun ne düşündüğünü bilemezsin çünkü burada değildin. Florida'ya gitmek gerçekten kötü
    bir fikirdi.
    Kağıdı elimin altından aldı.
    Seni yalnız başına göndermemin ihtimali yoktu. Bu şansın varken kara kutu bile
    bulunamazdı.
    Kastettiğim bu değildi; onsuz gitmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Demek istediğim beraber
    birarada kalmamızdı. Fakat bu cevabıyla biraz ilgim dağılmıştı ve biraz da kızmıştım. Sanki
    bindiğim uçak düşmeden seyahat edemeyecektim. Çok komik.
    Pekala diyelim ki benim kötü şansım uçağı düşürdü. O zaman sen tam olarak ne yapabilirdin
    bu konuda?
    Neden uçak kaza yapsın ki?
    Şimdi gülümsemesini saklamaya çalıyordu.
    Pilotlar alkolden dolayı sızıyorlar.
    Çok kolay. Uçağı ben sürerdim.
    Tabii ya. Dudaklarımı büktüm ve tekrar denedim.
    Her iki motoru da yandı ve daireler çizerek düşüyoruz.
    Yere yeterince yaklaşmamızı beklerdim, sonra seni kaptığım gibi duvarı parçalar ve aşağı
    atlardım. Daha sonra seni kaza mahaline geri getirirdim ve ikimiz etrafta sekerek
    dolaşırken tarihin en şanslı kazazedeleri ilan edilirdik.
    Ağzım açık ona bakakalmıştım.
    "Ne oldu?" diye fısıldadı.
    Başımı hayretle salladım. "Hiç," diyebildim sadece.
    Bu kaygı verici yazışmayı sildim ve bir cümle daha yazdım.
    Bir dahakine bana söyle.
    Bir dahaki zamanın olacağından emindim. Her zaman olduğu gibi bu biri kaybolana kadar
    devam edecekti.
    Edward gözlerime uzun bir süre baktı. Yüzümün neye benzediğini merak etmiştim, üşüyordum
    ve kan henüz yanaklarıma ulaşmamıştı. Kirpiklerim de hala ıslaktı.
    İç geçirdikten sonra, evet dercesine başını salldı.
    Teşekkürler.
    Kağıt elimin altından kaybolmuştu. Yukarı baktığımda hayretle gözlerimi kırptım çünkü Bay
    Berty tepemde durmuş aşağa banı bakıyordu.
    "Orada bizimle paylaşmak istediğiniz bir şey mi var Bay Cullen?"
    Edward masumca baktı ve kitaplarının üzerinde bulunan kağıdı uzattı. "Benim notlarımda mı?"
    diye sordu, oldukça şaşkın görünüyordu.
    Bay Berty kağıdı hızlıca gözden geçirdi, şüphesiz dersinin mükemmel bir kopyası kağıda
    aktarılmıştı. Sonra kaşlarını çatıp tahtaya geri döndü.
    # # #
    Daha sonra Edward ile almadığım tek ders olan Matematik dersinde birilerinin bugünden
    bahsettiğini duydum.
    "Benim param esmer tenli çocuğa," dedi biri.
    Gizlice baktığımda Tyler, Mike,Austin ve Ben'in kafa kafaya vermiş derin bir konuşmada
    olduklarını gördüm.
    "Evet," diye fısıldadı Mike. "Jacob denen çocuğun cüssesini gördünüz mü? Bence o Cullen'ı
    devirir."Mike bu düşünceden oldukça memnun şekilde bahsetmişti.
    "Hiç sanmıyorum," dedi Ben. "Edward'da bir şeyler var. O her zaman...kendine güvenen biri
    oldu. İçimden bir ses onu halledebileceğini söylüyor."
    "Ben'e katılıyorum," dedi Tyler. "Hem diğer çocuk Edward'ın canını okursa, biliyorsunuz
    ağabeyleri de bu işe dahil olacaktır."
    "Son günlerde hiç La Push'da bulundun mu?" diye sordu Mike. "Lauren ve ben birkaç hafta
    evvel oradaki sahile gittik. İnanın Jacob'ın arkadaşları en az onun kadar iri."
    "Ya," dedi Tyler. "Çok kötü çünkü hiçbir olay olmadı. Ve biz asla nasıl sonuçlanacağını
    bilemeyeceğiz."
    "Bana pek öyle gelmedi," dedi Austin. "Belki de öğreniriz."
    Mike hınzırca gülümsedi. "Kim iddiaya girmek ister?"
    "Jacob için bir onluk," dedi Austin birdenbire.
    "Bir onluk Cullen için," dedi Tyler ona uyarak.
    "Bir onluk Edward için," diye katıldı bahse Ben
    "Jacob," dedi Mike.
    "Hey çocuklar olayın nedenin biliyor musunuz?" dedi Austin merakla. "Bu bahisleri
    etkileyebilir."
    "Tahmin edebiliyorum," dedi Mike ve sonra da aniden bana dönüp baktı, hemen ardından da
    Ben ve Tyler baktı.
    Yüz ifadelerine bakarak hiçbirinin onları dinleyebileceğim mesafede olduğumu fark
    etmediklerine emindim. Hepsi hemen yüzlerini çevirdi ve masalarının üzerindeki kağıtları
    karıştırmaya başladı.
    "Hala Jacob diyorum ben," diye mırıldandı Mike gizlice.

    Bir ülkenin geleceği mühendislerinin becerisi ile sınırlıdır..!
    Taklitlerimden ve WebKutlu.Com taklitlerinden sakının

  4. #4
    By.Kutlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Çevrim Dışı Patron
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    8.123
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Cevap: Eclipse - Tutulma Full Geniş Özet Oku

    Eclipse-Tutulma Türkçe Çeviri Bölüm 4 (DOĞA)

    Kötü bir hafta geçirmiştim.
    Aslında hiçbir şeyin tam olarak değişmediğini biliyordum. Tamam, Victoria pes etmemişti ama
    gerçekten bir an olsun pes edeceğini düşünmüş müydüm? Tekrar ortaya çıkacağını her zaman
    biliyordum. Bu yeni bir endişe değildi.
    Teoride endişelenmemek pratikten daha basitti.
    Mezuniyet günüme sadece birkaç hafta kalmıştı ama tatlı tatlı oturup bir sonraki felaketi
    beklemenin çok da aptalca olup olmadığını merak ediyordum. Görünüşe göre insan olmak çok
    tehlikeliydi, resmen tehlikeye davetiye çıkarmaktı. Benim gibi birinin insan olarak kalmaması
    gerekiyordu. Bendeki şansa sahip olan birisi kesinlikle daha da acizdi.
    Ama kimse beni dinlemezdi.
    Carlisle şöyle demişti, "Biz yedi kişiyiz Bella. Ve Alice de bizim tarafımızda, Victoria'nın bizi
    savunmasız yakalayacağını hiç sanmıyorum. Charlie için plana sadık kalmamız, bence, önemli."
    Esme şöyle demişti, "Sana bir şey olmasına asla izin vermeyiz, tatlım. Bunu biliyorsun. Lütfen
    endişelenme." Sonra da beni alnımdan öpmüştü.
    "Emmett şöyle demişti, "Edward'ın seni öldürmediği için öyle mutluyum ki. Senin çevrende
    her şey çok eğlenceli."
    Rosalie ona sert bir bakış atmıştı.
    Alice gözlerini devirmişti ve şöyle demişti, "Alınıyorum ama. Gerçekten bunun için
    endişelenmiyorsun, değil mi?"
    "Eğer büyük bir sorun değilse Edward neden beni Florida'ya sürükledi?" diye ısrarla
    sormuştum.
    "Belki henüz fark etmedin Bella ama Edward birazcık aşırı tepki vermeye meyilli biri, değil
    mi?"
    Jasper sessizce bedenimdeki tüm endişeyi ve gerilimi duygusal atmosferi kontrol ederek
    ortadan kaldırdı. Endişelerimden tekrar kurtulduğumu hissettim, ve benim çaresiz
    yalvarışlarımı teselli etmelerine izin verdim.
    Tabii ki bu sakinlik Edward gelene kadar azaldı ve odadan yürümek için dışarı çıkmak zorunda
    kaldım.
    Sonuç olarak ortak fikir benim peşimde olan ve öldürmeye niyetli vampiri umursamam
    yönündeydi. Hayatıma devem etmeliydim.
    Ben de öyle yapmaya çalıştım. Ama şaşırtıcı biçimde halletmeye çalıştığım diğer şeyler de en az
    o kadar sıkıntı vericiydi. Ayrıca beni nesli tükenen canlılar sınıfına sokan "durumum" hala
    aynıydı...
    Çünkü Edward'ın karşılığı her zaman aynı şekilde sinir bozucu oluyordu. "Bu senin ve
    Carlisle'nin arasında," demişti. " Tabii ki sen ve benim aramdaki o bağı kurmak için ne kadar
    istekli olduğumu biliyorsun. Ama benim şartımı da biliyorsun" Ve tatlı tatlı gülümsedi.
    Ahh. Bu koşulu çok iyi biliyordum. Edward beni nezaman istersem onun gibi yapabileceğine
    dair söz vermişti...tabi önce onunla evlenmem gerekiyordu.
    Bazen aklımı okuyamamasının sadece bir numara olup olmadığını merak ediyordum. Yoksa
    başka türlü direttiği o koşul benim için nasıl bu kadar sorun olabilirdi? O bir koşul bana engel
    oluyordu.
    Her şeyiyle kötü bir haftaydı. Ve bugün içlerinden en kötüsüydü.
    Edward'ın uzakta olduğu her gün kötüydü. Alice'in öngörülerinde bu hafta kayda değer bir
    şey yoktu ve ben de bu yüzden kardeşleriyle ava gitmesi konusunda ısrarcı olmuştum. Kolay
    ve yakınlardaki avların onun için ne kadar sıkıcı olduğunu biliyordum.
    "Git ve eğlen," demiştim ona. "Benim için birkaç dağ aslanı yakala."
    Ona gittiği zamanlarda her şeyin benim için ne kadar zor olduğunu asla söylemezdim. Tüm o
    terkedilme kabusları yeniden hortluyordu. Eğer bunu öğrenirse perişan olurdu ve çok gerekli
    bile olsa beni yalnız bırakmaya korkardı. İtalya'dan ilk döndüğü zamanlarda böyleydi. Altın
    rengi gözleri duyduğu susuzluktan dolayı siyaha dönmüştü. Bu yüzden yüzüme cesur bir ifade
    yerleştirmiş, Emmett ve Jasper ile gitmesi için onu kapı dışarı etmiştim.
    Sanırım o zaman aklımdan geçeni anlayabilmişti. Birazcık. Bu sabah yastığımın üzerinde bana
    bıraktığı notu bulmuştum.
    Çok yakında döneceğim, beni özlemeye vaktin bile olmayacak. Kalbime iyi bak, seninle
    birlikte bıraktım.
    Artık bomboş bir Cumartesim vardı ama sabahleyin Newton's Olympic Outfitter'da sabah
    mesaimin meşgul edecekti beni. Ve tabi bir de Alice'den kolayca söz almıştım.
    "Avlanma için eve yakın bir yerlerde olacağım. Bana ihtiyacın olursa sadece onbeş dakikalık
    bir mesafede olurum. Sorun ihtimaline karşın gözüm üzerinde olacak."
    Bunun anlamı şuydu; sakın gülünç bir şeyler yapmaya kalkma çünkü Edward gitti.
    Alice kamyonetimi bozma konusunda en az Edward kadar yetenekliydi.
    İşi iyi yanından görmeye çalıştım. İşten sonra Alice ile planladığım gibi duyurularını
    yollamasına yardım edecektim ve bu benim için epey kafa dağıtıcı olabilirdi. Hem Edward'ın
    olmadığı zamanlarda Charlie'nin havası yerinde oluyordu, bu yüzden onla da vakit
    geçirebilirdim. Acaba ona soracak kadar zavallılaşırsam Alice gece benimle kalırmıydı merak
    ediyordum. Zaten sonraki gün Edward eve gelirdi. Böyle atlatabilirdim.
    Erkenden güne başlamak istemedim, kahvaltımı yavaşça yedim, her defasında bir kaşık gevrek
    attım ağzıma. Sonra bulaşıkları yıkadım, buzdolabının üzerindeki mıknatısları düz bir çizgi
    halinde yanyana dizdim. Belki de obsesif kompulsif bozukluktan muzdarip olabilirdim.
    Son iki mıknatıs benim yaptığım düzene bir türlü uymuyordu. İkisinin kutupları aynıydı bu
    yüzden ne zaman diğerleriyle yanyana koymaya çalışsam mutlaka biri yere düşüyordu.
    Bir nedenle – belki de delirdiğimden – bu beni fena halde rahatsız ediyordu. Neden doğru
    düzgün durmuyorlardı ki? Saçma bir inatla bir anda normale dönmelerini beklermişim gibi
    yanyana dizmek için çabalamaya devam ettim. İçlerinden birini çevirdiğimdeyse sanki hile
    yapıyormuşum gibi hissetmiştim. Nihayet mıknatıslardan çok kendime sinirlendim ve hepsini
    alıp avcumda topladım. Biraz çabalayarak, ki epeyce karşı koymuşlardı, yanyana tutmayı
    başardım.
    "Nasılmış," dedim sesli şekilde, evet hareket etmeyen nesnelerle konuşma hayra alamet değildi
    – "O kadar da fena değilmiş ha?"
    Orada bir süre bir aptal gibi durdum, bilimsel gerçeklerin sürekliliğine inanmadığımı kabul
    etmeye hazır değildim. Sonra iç geçirdim ve mıknatısları tekrar buzdolabının üzerine koydum.
    "Bu kadar inatçı olmaya gerek yok," dedim kendi kendime mırıldanarak.
    Çok erkendi ama tekrar hareketsiz nesnelerle konuşmaya başlamadan önce dışarı çıkmaya
    karar verdim.
    Newtonlar'a gittiğimde Mike koridoru monoton şekilde paspaslarken annesi de tezgahı yeni
    ürünler için düzenliyordu. Onları bir tartışmanın tam ortasında yakalamıştım öyle ki orada
    olduğumun farkına bile varmamışlardı.
    "Fakat bu Tyler'ın gideceği zaman," dedi Mike şikayet ederek. "Mezuniyetten sonra demiştin
    sen ama –"
    "Beklemek zorundasın," diye tersledi Bayan Newton. "Sen ve Tyle yapacak başka bir şeyler
    düşünseniz iyi olur. Polis orada neler olduğunu bulana kadar Seattle'a gidemezsiniz. Beth
    Crowley'in Tyler'a aynı şeyi söylediğini de biliyorum, o yüzden beni sanki her şeyin
    suçlusuymuşum gibi de gösterme – Ah günaydın Bella," dedi aniden benim varlığımı
    farkederek, sesi birden canlanmıştı. "Erkencisin."
    Karen Newton spor ekipmanları bölümünde yardim istemeyi düşünebileceğim son insandı.
    Mükkemel şekilde parlayan sarı saçları zarif biçim ensesinden toplanmış, ayak tırnakları da
    tıpkı ellerindekiler gibi işinin erbabı biri tarafından boyanmıştı. Ayağındaki yüksek ökçeli
    çapraz bantlı ayakkabı dikkate alınırsa yürüyüş botları konusunda pek yardım edebilecek birine
    benzemiyordu.
    "Trafik ışıkları," diyerek espri yaptım ve parlak turuncu korkunç önlüğümü tezgahın altından
    çıkardım. Bayan Newton'ın bu Seattle seyahati için Mike kadar micadeleye hazır oluşu beni
    şaşırtmıştı. Mike'ın başaracağını sanmıştım.
    "Şey, ee..." Bayan Newton tereddüt etti bir an, önünde bir yığın el ilanı vardı ve onlarla
    uğraşıyordu.
    Kolumda önlüğümü tutarken durdum. Bu bakışı biliyordum.
    Bu yaz onlarla çalışmayacağımı Newtonlara söylemiştim – onları yılın en yoğun oldukları
    zamanda terk edecektim – bu yüzden onlar da Katie Marshall'ı benim yerimi almak üzere
    eğitmeye başlamışlardı. İkimize de aynı anda maaş verebilecek durumları yoktu, ve bugün
    sadece birkaç müşteri olacağa benziyordu...
    "Ben arayacaktım" dedi Mrs Newton ve devam etti. "Sanırım bugün çok fazla yapmamı
    gereken iş olmayacak. Mike ve ben sanırım idare edebiliriz. Seni erkenden kaldırıp buraya
    getirtdiğim için üzgünüm..."
    Sıradan bir gün olsaydı bu olaya sevinirdim. Ama bugün...sevinmemiştim.
    "Tamam," dedim, iç geçirdim. Omuzlarım düşmüştü. Peki bugün ne yapacaktım ben?
    "Bu adil değil anne," dedi Mike. "Eğer Bella çalışmak istiyorsa – "
    "Hayır, sorun değil Bayan Newton. Gerçekten Mike. Çalışmam gereken sınavlarım ve yapmam
    gereken işler var..." Zatn tartışıyor olduklarından aile içindeki bir başka anlaşmazlığın nedeni
    olmak istemiyordum.
    "Teşekkürler Bella. Mike dördüncü koridoru unutmuşsun. Şey, Bella, bu ilanları da çıkarken
    çöpe atar mısın? Bunları bırakan kıza tezgahın üzerinde koyacağımı söylemiştim ama gerçekten
    hiç boş yerim yok."
    "Tabii, sorun değil." Önlüğümü bıraktım ve ilanları kolumun altına tıktım, sisli yağmura doğru
    yürümeye başladım.
    Çöp kutusu Newton'ların mağazasının hemen yanında, çalışanlar için ayrılmış olan parkın
    yanındaydı. Huysuzca ayaklarımı çakıl taşlı yolda sürüyerek ilerledim. Parlak sarı kağıtları çöpe
    doğru fırlatmak üzereydim ki ilanın başlığı gözüme takılmıştı. Özellikle bir kelime bütün ilgimi
    ona vermeme neden olmuştu.
    Ellerimle sıkı sıkı tuttuğum ilanların üzerindeki resme ve altındaki başlığa bakıyordum.
    Boğazımda bir şeyler düğümlendi.
    Olympic Kurdunu Kurtarın
    Bu kelimelerin altında çam ağaçlarının önünde detaylı bir şekilde çizilmiş bir kurt kafasını
    geriye doğru atıp aya doğru ulurken görünüyordu. Bu resim kaygı vericiydi; kurdun hüzünlü
    duruşu onun sahipsiz gibi görünmesine neden olmuştu. Sanki acı içerisinde uluyor gibiydi.
    Kamyonetime doğru koşarken ilanlar hala kolumun altındaydı.
    On beş dakika, sahip olduğum tüm zaman buydu. Ama bu kadarı yeterdi. La Push'a gitmem
    onbeş dakika alırdı ve şehre varmadan önce beş dakikada da sınırı geçebilirdim.
    Kamyonetim hiç sorun çıkarmadan çalıştı.
    Alice beni bunu yaparken görmüş olamazdı çünkü bunu planlamamıştım. Ani bir karar, işte
    açık buydu! Elimden geldiğince hızlı hareket ettim, ilerde bu zamana ihtiyacım olacaktı.
    Aceleyle ilanları fırlatmıştım ve onlar ön koltukta dağılmış halde duruyorlardı. Sarı arka plan
    üzerinde kalın kalın yazılmış başlıklar ve uluyan kurtlar her yerdeydi.
    Anayoldan hızla aşağa indim, silecekle ön camları temizlerken antika aracın çıkardığı gürültüyü
    görmezden geldim. Elli beş ile giderken arabanın sorun çıkarmaması için yalvarırdım, şimdiyese
    ancak dua etmem işe yarayabilirdi.
    Hiç şüphe yoktu sınırdaydım ama La Push'un dışındaki ilk evi geçtiğim an kendimi güvende
    hissettim. Bu Alice'in takip edebileceği mesafenin ötesinde olmalıydı.
    Öğleden sonra Angela'ya gittiğimde onu arayabilirdim, böylece iyi olduğumu bilirdi. Onu
    heyecanlandırmanın bir anlamı yoktu. Benim için endişelenmesine gerek yoktu, Edward
    dönünce ikisi yerine de fazlasıyla sinirlenecekti zaten.
    Soluk kırmızı evin önünde gıcırtıyla durduğumda kamyonetimden feci bir vızıltı geldi. Bir
    zamanlar sığındığım bu eve bakarken boğazımda bir şeyler düğümlenmişti. Buraya son
    gelişimin üzerinden çok zaman geçmişti.
    Ben motoru kapatmadan evvel Jacob kapıda belirmişti bile, yüzündeki boş ifadeden şaşırmış
    olduğunu anlamıştım.
    Aniden kamyon büyük bir gürültü çıkardı ve sustu, onun güçlükle bağırdığı duydum.
    "Bella?"
    "N'aber Jake!"
    "Bella!" diye tekrar bağırdı, yüzünde sıcacık bir gülümseyiş belirmişti. Koyu kahverengi kızıl
    tenine tezat oluşacak şekilde dişleri bembeyaz parlıyordu. "Buna inanamıyorum!"
    Hemen kamyonete doğru koştu ve beni açık kapıdan sürüklercesine indirdi sonra da ikimiz
    çocuklar gibi neşe içerisinde zıplamaya başladık.
    "Buraya nasıl geldin?"
    "Gizlice!"
    "Harika!"
    "Selam Bella!" Billy bu şamatanın nedenini anlamak üzere kapıya çıkmıştı.
    "Selam Bil..."
    Aniden nefesim kesilir gibi olmuştum, Jacob bana sıkıca sarulmış sonra da beni döndürmüştü.
    "Vaay, seni burada görmek çok güzel!"
    "Ben nefes...alamıyorum," güçlükle konuşabilmiştim.
    Güldü ve beni aşağıya indirdi.
    "Tekrar hoş geldin Bella," dedi gülümseyerek. Ve söyleme şeklinden eve hoş geldin demek
    istediğini anlamıştım.
    Evde oturamayacak kadar heyecanlı olduğumuzdan yürümeye başladık. Jacob normal olarak
    çok hızlı yürüyordu ve ben ona birkaç defa bacaklarımın onunki kadar uzun olmadığını
    hatırlatmak zorunda kalmıştım.
    Yürüdükçe Jacob'la beraber olmaktan zevk alan, benliğimin diğer yanının iyice su yüzüne
    çıkmaya başladığını hissettim. Daha genç ve daha sorumsuzdum. Sanki zaman zaman sebepsiz
    yere aptalca şeyler yapan biri gibiydim.
    Coşkumuz konuşmamızın ilk birkaç konusunda sona ermişti; neler yaptığımızdan, nasıl
    olduğumuzdan ve beni buraya hangi rüzgarın attığından bahsettim. Ona el ilanından tereddüt
    ederek bahsettiğimdeyse kahkahaları ağaçların arasında yankılandı.
    Ama sonra yavaş yürüyüşümüz deponun arkasından çalılıklara doğru uzandı sonra da First
    Beach'den dönerek bir daire çizmiş olduk. Ayrı düşmemizin arkasındaki sebepleri tartışmak
    için henüz çok erkendi ve arkadaşımın yüzüne baktıkça takındığı acı maskesinin çok tanıdık
    gelmeye başlamıştı.
    "Yani tam olarak nedir bu hikaye?" diye sordu Jacob, yolunun üzerindeki ağaç dalını
    haddinden güçlü bir biçimde tekmelemişti. Kumsala doğru fırladı, sonra da kayaların üzerine
    çarpıp takırdadı. "Demek istediğim bizim son görüştüğümüz zamandan beri...şey yani
    bilirsin...." Konuşmaya çalışıyordu. Derin bir nefes aldı ve tekrar denedi. "Benim sorduğum şey
    her şey onun gittiği zamanki haline mi döndü? Onu yaptıkları için af mı ettin?"
    Derin bir soluk aldım. "Affedilecek bir şey yoktu."
    Bu kısmı geçmek istiyordum, ihanetler, suçlamalar... ama bir yere varabilmemiz için öncelikle
    bunlardan bahsetmemiz gerektiğinin de farkındaydım.
    Jacob sanki limon yemişçesine yüzünü buruşturdu. "Keşke geçen Eylül'de Sam seni
    bulduğunda resmini çekmiş olsaydı. Delil olarak kullanılabilirdi."
    "Kimse yargılanmıyor."
    "Belki de yargılanmalı."
    "Sen bile onu gidişi için suçlamıyorsan nedenini biliyor olman lazım."
    Birkaç saniye ters ters baktı. "Pekala," dedi meydan okurcasına. "Şaşırt beni."
    Bu bitmek bilmeyen kini canımı sıkıyordu, sürekli aynı yarayı kaşıyordu. Bana kıgın olması
    canımı yakıyordu. Bu bana uzun zaman önceki o öğleden sonrayı anımsatmıştı; Sam'in ona
    emrettiği üzere bana arkadaş olamayacağımızı söylemişti. Aklımı toparlamam birkaç saniye
    sürdü
    "Edward beni geçen sonbahar terketmesinin nedeni benim vampirlerle olamayacağımı
    sanmasıydı. Beni terketmesinin daha doğru olduğuna karar vermişti."
    Jacob bu söylediklerime biraz geç reaksiyon verdi. Bir dakika boyunca söylediklerimi kafasında
    tarttı. Fakat söylemek için her ne planladıysa bunu söylemekten vazgeçmişti. Edward'ın bu
    kararı almasına neden olan şeyi bilmediği için memnun olmuştum. Eğer Jasper'ın beni
    öldürmeye çalıştığını öğrenseydi yapabileceklerini sadece hayal edebiliyordum.
    "Geri geldi ama değil mi?" Jacob mırıldanarak söyledi bunu. "Kararına bağlı kalmaması çok
    kötü."
    "Eğer hatırlıyorsan ben gidip onu getirmiştim."
    Jacob bir dakika boyunca gözlerini dikip bana baktı ve sonra da gözlerini kaçırdı. Yüzü
    gevşemişti ve ses tonu da daha sıcaktı.
    "Bu doğru. Asla tüm hikayeyi öğrenemedim. Neler olmuştu?"
    İkilemde kalmıştım, dudaklarımı kemiriyordum.
    "Bu bir sır mı?" Bu sözleri alay edercesine söylemişti. "Bana söylemene izin yok mu?"
    "Hayır," dedim hemen. "Sadece uzun bir hikaye."
    Jacob küstahça gülümsedi sonra da onu takip edeceğimi umarak sahile doğru yürümeye
    başladı.
    Jacob böyle davranmaya devam edecekse bu hiç de eğlenceli değildi. Dosdoğru onu izlemeye
    başladım, arkamı dönüp gitmelimiydim emin değildim. Eve döndüğümde Alice ile yüzleşmem
    gerekecekti...Sanırım acele etmeme hiç gerek yoktu.
    Jacob tanıdık devasa bir ağaca doğru yürümeye başladı. Ağaç tüm dalları ve kökleriyle birlikte
    bembeyazdı, kumsalın içine, karaya oturmuş. Bu ağaç bir şekilde bizim ağacımızdı.
    Jacob ağacın köklerinden birinin üzerine oturdu, sonra da yanındaki yere vurarak benim de
    oturmamı belirtti.
    "Uzun bir hikaye olmasının mahsuru yok. Aksiyon var mı?"
    Yanına otururken gözlerimi devirdim."Biraz aksiyon var," diye kabul ettim.
    "Aksiyon olmadan gerçek bir korku sayılmazdı."
    "Korku mu?" diyerek küçümsedim söylediklerini. "Söylediklerimi arkadaşlarım hakkında kaba
    yorumlar yaparak mı dinleyeceksin?"
    Sanki görünmez bir anahtarla ağzını kilitliyormuş gibi yaptıktan sonra omzunun üzerinden
    görünmez anahtarı fırlattı.Gülümsememeye çalıştıysam da başarılı olamamıştım.
    "Senin de dahil olduğun kısmından başlamak zorundayım" böyle karar vermiştim, anlatmaya
    başlamadan önce tüm hikayeyi aklımda sıraladım.
    Jacob elini kaldırdı.
    "Konuş."
    "Bu iyi," dedi. "Neden o zamandan başlaman gerektiğini anlamıyorum ama."
    "Evet, neyse, bu biraz karmaşık o yüzden dikkatini ver. Alice'in nasıl gördüğünü biliyor
    musun?"
    Kaşlarını çattı – kurtlar efsanelerde anlatılan vampirlerin doğa üstü yeteneklere sahip olması
    hikayesinin doğru olmasına pek de heyecanlanmıyorlardı – anlatmaya devam ettim ve Edward'ı
    İtalya'da nasıl kurtardığımı anlattım.
    Olabildiğince özetleyerek anlatmıştım, önemsiz ayrıntıların hepsini atlamıştım. Jacob'ın
    tepkisini anlamaya çalışıyordum. Benim ölüm haberimi alan Edward'ın kendini öldürmeye
    karar verdiğini gören Alice'i anlattığım andan beri suratında esrarengiz bir ifade oluşmuştu.
    Bazen Jacob oldukça düşünceli göründü, dinleyip dinlemediğine pek emin olamadım. Sözümü
    sadece bir defa kesti.
    "O medyum kan emici bizi göremiyor mu?" diye haykırdı, yüzü hem vahşi görünüyordu hem
    de neşeli. "Cidden mi? Bu muhteşem!"
    Dişlerimi sıktım ve sessizce oturmaya devam ettim, yüz ifadesinden benim devam etmemi
    beklediğini anlayabiliyordum. Bir hata yaptığını farkedene kadar gözlerimi ondan ayırmadan
    baktım.
    "Ahh!" dedi. "Üzgünüm." Bir kez daha dudaklarına kilit vurdu.
    Volturi kısmına geçtiğimde yüz ifadesi daha anlaşılabilir hale gelmişti. Çenesi kasılmış, tüyleri
    diken diken olmuş ve burun delikleri büyümüştü. Detaylandırmamıştım, sadece Edward'ın bu
    sorunu çözdüğünü söyledim, ona verdiğimiz sözden ya da beklediğimiz ziyeretten
    bahsetmedim. Jacob'ın benim kabuslarıma ihtiyacı yoktu.
    "Şimdi tüm hikayeyi biliyorsun," diye sonuçlandırdım. "Şimdi konuşma sırası sende. Ben
    annemleyken sen neler yaptın?" Jacob'ın Edward'dan daha fazla ayrıntı vereceğini biliyordum.
    Beni ürkütmekten çekinmiyordu.
    Aniden hareket ederek öne doğru eğildi. "Ben, Embry ve Quil Cumartesi gecesi olağan
    devriyelerimizden birini yapıyorduk ve sonra aniden – baaam!" Kollarını birdenbire havaya
    kaldırmıştı, bir patlamayı ima ediyordu. "Taze bir iz vardı, daha onbeş dakikalıktı. Sam bizden
    onu beklememizi istemişti ama gittiğinden haberim yoktu ayrıca senin kan emicilerin sana göz
    kulak olmaya devam edip etmediğinden de haberim yoktu. Bu yüzden onu son hızla takip
    etmeye başladık fakat biz onu yakalayamadan o sınırı geçti. Sınır boyunca dağaldık, tekrar geri
    gelmesini umuyorduk. Sana söyleyeyim gerçekten sinir bozucuydu." Başını salladı – sürüye
    katıldığı günden beri uzattığı saçları gözlerinin önüne geldi. "Güney ucuna kadar gittik.
    Cullenlar'da onu takip ediyordu, bizim taraftan sadece onbeş mil kadar uzaktaydılar. Eğer
    nerede bekleyeceğimizi bilseydik bu mükemmel bir pusu olabilirdi."
    Yüzünü buruşturarak hayıflandı. "Fakat bu tehlikeli bir hal almıştı. Sam ve diğerleri biz
    ulaşamadan sıkıştırmıştı fakat o sınır boyunca bir o yana bir bu yana gidiyordu. Ve seninkiler
    de sınırın diğer tarafındaydı. Şu iri olanın adı neydi..."
    "Emmett."
    "Evet, o. Ona hamle yaptı ama o kızıl kafa cidden hızlıydı. Onun tam arkasındaydı ve
    neredeyse Paul ile çarpışacaklardı. Şey, Paul....onu biliyorsun."
    "Evet."
    "Konsatrasyonunu yitirdi. Aslında onu da suçlayamıyorum, onlar kocaman kan emicilerdi ve
    tam önünde duruyorlardı. Hemen saldırdı... hey bana öyle bakmaktan vazgeç. Vampirler bizim
    topraklarımızdaydı."
    Devam etmesi için yüzümü toplamaya çalıştım. Her ne kadar sonunu bilsem de anlattıklarından
    dolayı öylesine heyecanlanmıştım ki tırnaklarımla elimin içini tırmalıyordum.
    "Neyse, Paul ıskaladı ve iri olan kendi taraflarına doğru geçti. Ama sonra neydi o, şey hani şu
    sarışın olan..." Jacob'ın yüzünde takdir etmekten uzak tiksinti dolu bir ifade vardı, kastetmeye
    çalıştığı kişi Edward'ın kızkardeşiydi.
    "Rosalie."
    "Her neyse işte. O bizim alana girdi bu yüzden Sam ve ben de Paul'ün desteğe ihtiyacı
    olduğunu hissettik. Sonra onların liderleri ve diğer sarışın adam...."
    "Carlisle ve Jasper."
    Bana öfkeli bir şekilde baktı. "Biliyor musun isimleri cidden umrumda değil. Neyse Carlisle
    Sam ile konuşarak ortamı yatıştırmaya çalıştılar. Fakat birdenbire herkes sakinleşti. Şu ismini
    söylediğin diğeri bize bir şeyler yaptı. Onun yaptığını bildiğimiz halde sakinleşmeyi başardık."
    "Nasıl hissettiğini biliyorum.
    "Böyle hissetmek cidden can sıkıcı. Daha sonra öyle sinirlenmenin imkanı yok." Kafasını
    öfkeyle salladı. "Yani Sam ve vampirlerin başı Victoria'nın öncelikleri olması konusunda
    anlaştı ve tekrar onun peşine düştüler. Carlisle bize onun kokusunu takip edebilmemiz için
    kendi taraflarına geçiş izni verdi. Fakat o kadın Makah bölgesinın kuzeyindeki sarp kayalıklara
    doğru gitmeye başladı. Oranın birkaç mil uzağında sahil sınırı başlıyordu. O kadın tekrar
    denizin üzerinde uçmaya başlamıştı. Şu büyük olanla ve sakin olan onu takip etmek için
    sınırdan geçme izni istediler ama tabii ki hayır dedik."
    "İyi. Yani aptalca davranmışsın ama memnunum.Emmett asla yeterince tedbirli davranmaz.
    Yaralanabilirdi."
    Jacob homurdandı. "Yani senin vampirlerin onlara hiçbir sebep yokken saldırdığımızı ve
    onların tamamen masum olduklarını mı söyle – "
    "Hayır," dedim sözünü keserek. "Edward ayrıntı vermeden aynı hikayeyi anlattı."
    "Ya," dedi nefesini verirken ve eğilip yerde bulunan milyonlarca çakıltaşı arasından birini aldı.
    Rahat bir şekilde koydan yüzlerce metre uzağa fırlattı. "Yani sanırım o dönecej. Bizler onu
    yakalamaya çalışacağız."
    Ürpermiştim; tabii ki dönecekti. Edward bana bir dahaki sefer söyler miydi? Hiç sanmıyordum.
    Gözümü Alice'den ayırmamalıydım, böylece olanların tekrar etmesi durumunda işaretlerden
    anlayabilirdim...
    Jacob benim verdiğim tepkiyi görmüşe benzemiyordu. Dudak bükmüş, düşünceli şekilde
    dalgalara bakıyordu.
    "Ne hakkında düşünüyorsun?" Uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra sormuştum bunu.
    "Bana söylediklerini düşünüyordum. O medyum kız seni uçurumdan atlarken görüşünü ve seni
    intahar etti sanıp her şeyin kontrolden çıkışını... Farkında mısın eğer olması gerektiği gibi beni
    bekleseydin, o zaman o kan emi – Alice seni atlarken göremeyecekti? Hiçbir şey
    değişmeyecekti. Biz muhtemelen şu anda diğer Cumartesi günlerinde yaptığımız gibi garajda
    olacaktık. Forks'da başka vampir olmayacaktı, sonra sen ve ben..." sesi giderek azaldı ve
    sonunda düşüncelere dalıp iyice duyulmaz oldu.
    Onun bu şekilde söylemesi can sıkıcıydı, sanki Forks'da hiç vampir olmamasının iyi bir şey
    olduğunu kastetmişti. Kalbim onun aklındaki manzara karşısında acıyla çarptı.
    "Edward her koşulda geri dönerdi."
    "Bundan emin misin?" diye sordu, Edward'ın adının geçmesi eski kavgacı halini tekrar su
    yüzüne çıkarmıştı.
    "Ayrı olmak...ikimizde de çok işe yaramadı."
    Bir şeyler söylemeye çalıştı, yüzündeki ifadeden öfke dolu bir şey olduğu belliydi ama
    kendinisi engelledi ve derin bir nefes alıp baştan başladı.
    "Sam'in sana kızgın olduğunu biliyor muydun?"
    "Bana mı?" şaşırmıştım. "Ah anlıyorum. Buraya gelmediğim için."
    "Hayır. O yüzden değil."
    "Sorun ne o zaman?"
    Jacob başka bir taş almak üzere uzandı. Taşı elinde çevirmeye başladı; sesini alçak tuttu ve
    gözünü siyah taştan ayırmadan konuştu.
    "Sam seni gördüğünde... yani başlangıçta nasıl olduğunu. Billy onlara Charlie'nin iyiye
    gitmediğin için ne kadar endilendiğini söylemişti ve sonra sen de uçurumdan atladın..."
    Surat asmıştım. Kimsenin bana bunu unutturmaya niyeti yoktu anlaşılan. Gözlerime heyecanla
    baktı. "Senin Cullenlar'dan onun kadar nefret etmesi için sebebi olan tek kişi olduğunu
    sanıyordu. Sen hayatına...sanki canın yanmamış gibi onları dahil ettiğinde ihanet uğramış gibi
    hissetti."
    Sam'in bir an böyle hisseden biri olduğuna inanamadım. Ağzımda acı bir tat oluştu, söyleceğim
    iki çift laf her ikisi için de olacaktı.
    "Sam'e şunu söyle cehennemin – "
    "Şuna bak," diyerek sözümü kesti Jacob, inanılmaz bir hızla okyanusa doğru dalışa geçen
    kartalı gösteriyordu. Kartal son anda kendini durdurmuş ve sadece pençeleri suyun yüzeyine
    bir anlığına olsun temas etti. Sonra da kanat çırparak pençeleri arasındaki büyük balığı alarak
    uzaklaştı.
    "Her yerde görebilirsin bunu," dedi Jacob, sesi birdenbire mesafeli bir hal almıştı. "Doğanın
    kendi işleyişini; av ve avcıyı, yaşam ve ölümün sonsuz döngüsünü."
    Bu doğa dersinin amacının ne olduğunu anlamamıştım; konuyu değiştirmeye çalıştığını tahmin
    ediyordum. Fakat daha sonra bana doğru döndü ve gözlerinde meşum bir mutluluk vardı.
    "Lakin, balığı kartalı öpmeye çalışırken göremezsin. Bunu asla göremezsin." Alay edercesine
    gülümsemişti.
    Aynı şekilde gülümsedim, dahası ağzımdaki acı tat hala duruyordu. "Belki de balık
    uğraşıyordur," dedim. "Bir balığın ne düşündüğünü bilmek zordur. Hem bilirsin, kartallar güzel
    kuşlardır."
    "Böyle mi oldu peki?" sesi birdenbire sert bir şekilde çıkmıştı. "İyi göründüğü için mi?"
    "Aptal olma Jacob."
    "O zaman para yüzünden, öyle mi?" diye ısrarla sordu.
    "Bu harika," diye söylendim ve ayağa kalktım. "Beni bu kadar düşündüğün için koltuklarım
    kabardı." Ona sırtımı döndüm ve yürümeye başladım.
    "Off, kızma ama." Arkamdan geliyordu; bileğimden yakaladı ve beni çevirdi. "Ciddiyim!
    Anlamaya çalışıyorum sadece ve bir çıkmazdayım."
    Kaşlarını öfkeyle çatmıştı ve siyah gözlerinde gölgeler dolaşıyordu.
    "Onu seviyorum. Zengin ya da yakışıklı olduğu için de değil!" Son cümleyi tükürür gibi
    söylemiştim. "Zengin ya da yakışıklı olmasaydı da onu severdim. O kadar yakınız ki
    birbirimize, o tanıdığım en sevgi dolu, en kendini düşünmeyen, en zeki ve en düzgün insan.
    Tabii ki onu seviyorum. Bunu anlamasının nesi bu kadar zor?"
    "Bunu anlamak imkansız?"
    "Lütfen beni aydınlat Jacob," sesimde alay vardı. "Bir insanın diğerini sevmesi için gereken
    geçerli neden nedir? Görünüşe göre yanlış bir şeyler yapıyorum."
    "Sanırım önce kendi türünden birilerine bakarak işe başlamalısın. Normali budur."
    "Ama bu çok saçma!" diye cevap verdim. "O zaman sanırım Mike Newton'la olmalıyım."
    Jacob geriye doğru gitti ve dudaklarını ısırdı. Sözlerimin onun canını acıttığını görebiliyordum
    ama kötü hissedemeyecek kadar kızgındım. Bileğimi bıraktı ve kollarını göğsünde kavuşturdu
    ve okyanusa doğru bakmaya başladı.
    "Ben bir insanım," diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulamayacak düzeyde çıkmıştı.
    "Mike kadar insan değilsin," diyerek insafsızca devam ettim.
    "Bunun en önemli şey olduğunu hala düşünüyor musun?"
    "Bu aynı şey değil." Jacob gözlerini gri dalgalardan ayırmamıştı. "Bunu ben seçmedim."
    Söylediklerine inanamayarak güldüm. "Sence Edward seçti mi? Ne hale geleceğini senden fazla
    bilmiyordu.Bunun için bir anlaşma imzalamadı."
    Jacob başını hızlıca öne ve arkaya doğru salladı.
    "Sen Jacob kendini beğenmişin tekisin, sen de bir kurt adamsın. Ya buna ne dersin."
    "Bu aynı şey değil," diye tekrar etti ve bana öfkeli bir şekilde baktı.
    "Neden olmadığını anlayamıyorum. Cullenlar'a karşı daha anlayışlı olabilirsin. Onların özünde
    ne kadar iyi oldukları hakkında bir fikrin yok Jacob."
    Daha da sinirlenmişti. "Onların var olmaması gerekiyordu. Onların varlığı doğaya ters."
    Ona uzun süre gözümü ayırmadan baktım, uzun bir sürenin sonunda nihayet bunu fark etti.
    "Ne?"
    "Doğal olmayan diyordun..." diye ipucu verdim.
    "Bella," sesi alçak ve farklıydı. Sanki yaşlı gibiydi. Ses tonu aniden benden yaşlı birininkine
    aitmiş gibi değişmişti, sanki konuşan öğretmen ya da bir ebeveyndi. "Ben böyle doğdum. Bu
    benliğimin bir parçası, ailemin de ve hepimiz aynı nedenden dolayı böyleyiz. Burada olmamızın
    sebebi de bu."
    "Dahası," bana küçümser gibi bakıyordu, gözlerindeki ifade anlaşılmazdı. "Ben hala bir
    insanım."
    Elimi aldı ve sıcak göğsüne bastırdı. Üzerindeki tişörte rağmen kalbinin atışını avcumda
    hissedebiliyordum.
    "Normal insanlar motorsikleti senin gibi kullanamazlar."
    Belli belirsiz gülümsedi. "Normal insanlar canavarlardan kaçarlar Bella. Ve ben asla normal
    olduğumu iddia etmedim. Sadece insan olduğumu söyledim."
    Jacob'a öfkeli kalabilmek gerçekten zordu. Elimi onun göğsünden çekerken gülümsedim.
    "Bana oldukça insan gibi göründün," diye onayladım. "Şu anda."
    "İnsan gibi hissediyorum," Gözleri artık bana bakmıyordu, çok uzaklardaydı. Alt dudağı
    titredi, biraz sarsılmış görünüyordu.
    "Ah, Jake," diye fısıldadım ve eline uzandım.
    Bu burada olma nedenimdi. Döndüğümden beri, ne olursa olsun, beklediğim şey buydu. Çünkü
    tüm o alaycılığın ve öfkenin altında Jacob aslında acı çekiyordu. Şu anda bu gözlerinden
    okunabiliyordu. Ona nasıl yardım edeceğimi bilmiyordum ama denemek zorunda olduğumu
    biliyordum. Bunu ona borçluydum, üstelik onun acı çekmesi benim de canımı yakıyordu. Jacob
    benim bir parçam olmuştu ve bunu hiçbir şey değiştirememişti.

    Bir ülkenin geleceği mühendislerinin becerisi ile sınırlıdır..!
    Taklitlerimden ve WebKutlu.Com taklitlerinden sakının

                 
   Benzer Konular
  1. Breaking Dawn - Şafak Vakti - FuLL Geniş Özet Oku

    By By.Kutlu in forum Kitap Oku - İndir
    Cevaplar: 40
  2. Cevaplar: 0