Midnight Sun - Gece Yarısı Güneşi Kitap Özeti (İlk 12 bölüm)

Kitap Oku - İndir kategorisinde açılmış olan Midnight Sun - Gece Yarısı Güneşi Kitap Özeti (İlk 12 bölüm) konusu , 13. Bölüm: http://www.webkutlu.com/kitap-oku-indir/13744-gece-yarisi-gunesi-midnigt-sun-13-bolum-full.html Midnight Sun Kitabı 1.bölüm (ilk bakış ) Bugünün uyuyabilmeyi sevdiğim zamanıydı. Lise...Ya da araf doğrumuydu? Eğer günahlarımı telafi etmenin bir yolu olsaydı bu bir ölçüyle yazılmalıydı. Can ...


1. Sayfa - Toplam 5 Sayfa var 12345 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 18
  1. #1
    By.Kutlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Status
    Offline
    Patron
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    8.123
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Midnight Sun - Gece Yarısı Güneşi Kitap Özeti (İlk 12 bölüm)




    13. Bölüm:
    http://www.webkutlu.com/kitap-oku-indir/13744-gece-yarisi-gunesi-midnigt-sun-13-bolum-full.html

    Midnight Sun Kitabı 1.bölüm (ilk bakış )


    Bugünün uyuyabilmeyi sevdiğim zamanıydı.
    Lise...Ya da araf doğrumuydu? Eğer günahlarımı telafi etmenin bir yolu olsaydı bu bir ölçüyle yazılmalıydı. Can sıkıntısı alışabildiğim bir şey değildi; her gün bir öncekinden inanılmaz derecede daha monoton geliyordu.
    Sanırım benim uyuma yöntemim buydu – eğer uyku aktif dönemler arasındaki hareketsiz durum olarak tanımlanırsa.
    Kafeteryanın uzak köşesindeki alçıdan geçen çatlaklara, orada olmayan şekiller hayal ederek baktım. Bu, kafamın içinde fışkıran, bir nehir gibi çağıldayan sesleri bastırmanıntek yoluydu.
    Bu seslerden birkaç yüz tanesini sıkıntı yüzünden duymamazlıktan geliyordum.
    Konu insan zihnine gelince, hepsini daha önceden duymuştum. Bugün bütün düşünceler, buradaki küçük öğrenci grubuna eklenen yeni kişiyle ilgili komik bir heyecanla doluydu. Hepsinde ilgi uyandırmak çok kısa zaman almıştı. Yeni yüzü her açıdan düşünce üstüne düşüncede görmüştüm. Sadece sıradan bir insan. Gelişinden doğan coşku bıktırıcı şekilde tahmin edilebilirdi – bir çocuğa parlak bir cisim göstermek gibi. Koyuna benzeyen erkeklerin yarısı şimdiden kendilerini ona aşık olarak hayal ediyorlardı, sadece bakılacak yeni bir şey olduğu için. Onları bastırmak için daha çok uğraştım.
    Sadece dört sesi tiksindiğim için değil, nezaketten engelliyordum: yanlarında olduğum zamanlardaki mahremiyet yoksunluğuna alışan ve bununla ilgili artık pek düşünmeyen ailem, iki kız ve iki erkek kardeşim. Onlara verebildiğim kadar gizlilik veriyordum. Eğer yapabilirsem dinlememeye çalışıyordum.
    Denediğim halde, yine de… biliyordum.
    Rosalie'nin aklında, her zamanki gibi, kendisi vardı. Birilerinin bardaklarında profilinin görüntüsünü yakalamıştı ve mükemmelliği üzerine düşünüyordu. Rosalie'nin zihni birkaç sürprizi olan sığ bir göletti.
    Emmett dün gece Jasper'a karşı kaybettiği güreş maçı yüzünden köpürüyordu. Rövanş ayarlamak için okulun bitimini getirmek, sınırlı olan bütün sabrını alacaktı. Emmett'in düşüncelerini dinlerken kendimi hiçbir zaman davetsiz misafir gibi hissetmezdim, çünkü asla sesli söylemeyeceği ya da eyleme geçirmeyeceği bir şey düşünmezdi. Belki diğerlerinin aklını okumaktan suçluluk duyuyordum, çünkü orada benim bilmemi istemeyecekleri şeyler olduğunu biliyordum. Eğer Rosalie'nin zihni sığ bir göletse, Emmett'inki de cam berraklığında, karartısız bir göldü.
    Ve Jasper… acı çekiyordu. Bir iç çekişi bastırdım.
    Edward. Alice kafasının içinde ismimi söyledi ve dikkatimi anında çekti.
    İsmimin sesli söylenmesiyle aynı şeydi. Adımın modasının son zamanlarda geçmiş olmasından memnundum – sinir bozucu oluyordu; herhangi bir zaman, herhangi biri, herhangi bir Edward'ı düşündüğünde, kafam istemsizce dönüyordu…
    Şimdi kafam dönmemişti. Alice ve ben bu gizli konuşmalarda iyiydik. Birinin bizi çok ender yakalayabiliyordu. Gözlerimi alçının çizgilerinde tuttum.
    Nasıl direniyor? diye sordu bana.
    Somurttum, ağzımın sabit şeklinde sadece ufak bir değişiklik oldu. Diğerlerini uyaracak hiçbir şey yoktu. Sıkıntıdan somurtuyor olabilirdim.
    Alice'in iç sesi şimdi panikteydi ve zihninde çevresel görüşüyle Jasper'ı izlediğini gördüm. Bir tehlike var mı? Yakın geleceği taradı, surat asmamın altındaki sebebi bulmak için tekdüze görüntüleri gözden geçirdi.
    Başımı sanki duvarın tuğlalarına bakıyormuş gibi yavaşça sola çevirip iç çektim, sonra sağa, tavandaki çatlaklara bakmaya geri döndüm. Sadece Alice kafamı salladığımı biliyordu.
    Rahatladı. Eğer kötüye giderse bana haber ver.
    Sadece gözlerimi hareket ettirdim, önce tavana sonra tekrar aşağıya.
    Bunu yaptığın için teşekkürler.
    Sesli cevap veremediğim için hoşnuttum. Ne söylerdim ki? ‘Benim için bir zevk?' Hiç değildi. Jasper'ın mücadelelerini dinlemekten keyif almıyordum. Böyle denemek gerçekten gerekli miydi?

    Onun belki de sussuzlukla hiçbir zaman kalanımız gibi mücadele edemeyeceğini itiraf etmek, sınırları zorlamamak daha güvenli olmaz mıydı? Niye tehlikeyle flört etmeliydi?
    Son avlanma seyahatimizin üzerinden iki hafta geçmişti. Bu kalanımız için çok uzun bir zaman değildi. Bazen biraz rahatsız – eğer bir insan çok yakından yürürse, eğer rüzgar yanlış yönden eserse… ama insanlar bize çok ender yakın yürüyorlardı. İçgüdüleri onlara bilinçlerinin asla anlayamadığı şeyi söylüyordu: biz tehlikeliydik.
    Jasper şu anda çok tehlikeliydi.
    O anda, küçük bir kız bir arkadaşıyla konuşmak bizimkine en yakın masanın sonunda durdu. Sarımsı kızıl, kısa saçlarını, parmaklarını içinden geçirerek salladı. Isıtıcı, kokusunu bizim yönümüze doğru üfledi. Bu kokunun bana hissettirdiklerine alışıktım – boğazımda susatıcı bir ağrı, midemdeki boş arzu, kaslarımın istemsizce kasılması, ağzımdaki zehrin aşırı akışı…
    Bunların hepsi oldukça normaldi, genellikle görmezden gelinmesi kolaydı. Sadece şimdi daha zordu, Jasper'ın tepkisini izlerken hisler daha güçlü, iki misliydi. Sadece benimki yerine çifte susuzluk.
    Jasper hayal gücünün kendisinden kurtulmasına izin verdi. Kafasında resmediyordu – kendini Alice'in yanındaki yerinden kalkıp küçük kızın yanına giderken canlandırıyordu. Kulağına fısıldıyormuş gibi eğilip dudaklarını kızın boğazına değdirmeyi düşünüyordu. İnce teninin altındaki nabzının sıcak atışının ağzının altında nasıl hissedeceğini düşlüyordu…
    Sandalyesini tekmeledim.
    Bir dakikalığına bakışımla buluştu ve sonra aşağı baktı. Kafasının içindeki utanç ve isyan savaşını duyabiliyordum.
    "Özür dilerim." diye mırıldandı.
    Omuzlarımı silktim.
    "Hiçbir şey yapmayacaktın." dedi Alice üzüntüsünü yatıştırmak için. "Bunu görebiliyordum."
    Yalanını ele vermemek için suratımı ekşitmemeye uğraştım. Birbirimize destek olmalıydık, Alice ve ben. Sesler duymak ya da gelecekten görüntüler görmek kolay değildi. Zaten ucube olanların arasında ikimiz de ucubeydik. Birbirimizin sırlarını korurduk.
    "Eğer onları insan olarak düşünürsen biraz yardımcı oluyor." diye önerdi Alice, yüksek, müzikal sesi eğer yeterince yakında olan varsa, insanların duyması için çok hızlıydı. "Adı Whitney. Delice sevdiği bir kardeşi var. Annesi Esme'yi o bahçe partisine davet etmişti, hatırladın mı?"
    "Onun kim olduğunu biliyorum." dedi Jasper tersçe. Uzun odanın etrafındaki saçakların altında yer alan pencerelerin birinden bakmak için döndü.
    Bu gece avlanmak zorunda kalacaktı. Böyle riskler alarak, gücünü test etmeye, direncini artırmaya çalışmak saçmaydı. Jasper sınırlarını kabul etmeli ve onlara göre davranmalıydı. Eski alışkanlıkları, seçilmiş yaşam şeklimize yardımcı olmuyordu; kendini böyle zorlamamalıydı.
    Alice sessizce iç çekti ve yemek tepisini alıp, kalkarak onu yalnız bıraktı. Jasper'ın ne zaman yeterli desteği aldığını bilirdi. Rosalie ve Emmett ilişkileriyle daha göze batsalar da, birbirlerinin ruh hallerini kendilerininki kadar iyi bilenler Alice ve Jasper'dı. Sanki onlar da akıl okuyabiliyorlarmış gibi – sadece birbirlerininkini.
    Edward Cullen.
    Refleks olarak, adımın çağrıldığı sese doğru döndüm; ama seslenilmemişti sadece bir düşünceydi.
    Gözlerim saniyenin küçük bir kısmında kalp şekilli soluk renkli bir yüzdeki bir çift büyük, çikolata renkli göze kilitlendi. Şimdiye kadar kendim görmüş olmasam da, yüzü tanıyordum. Bugün buradaki her insanın aklında en ön plandaydı. Yeni öğrenci, Isabella Swan. Buraya yeni bir gözetim durumuyla yaşamak için gelmiş, kasaba polis şefinin kızı. Bella. Tam ismini söyleyen herkesi düzeltmişti…
    Sıkılıp başka yere baktım. Onun, ismimi düşünen kişi olmadığını anlamam bir saniye sürmüştü.
    İlk düşüncenin Tabii ki, şimdiden Cullen'lara çarpılıyor, diye devam ettiğini duydum.
    Şimdi ‘sesi' tanımıştım. Jessica Stanley – iç gevezelikleriyle beni rahatsız edeli bir süre geçmişti. Yanlış kişiye olan hayranlığını sonunda atlatmış olması büyük rahatlıktı. Daimi, gülünç hayallerinden kaçmak neredeyse imkansız oluyordu. O zamanlar, eğer dudaklarım ve arkalarındaki dişlerim onun yakınlarına gelirse tam olarak ne olacağını ona açıklayabilmeyi dilemiştim. Bu, o rahatsız edici fantezilerini sustururdu. Tepkisinin düşüncesi beni neredeyse gülümsetti.

    Gerçekten güzel bile değil, diye devam etti Jessica. . Niye Eric'in ona bu kadar çok baktığını bilmiyorum… ya da Mike'ın.
    Son isimde irkildi. Yeni platoniği, popüler Mike Newton ona tamamen kayıtsızdı. Belli ki, yeni kıza o kadar kayıtsız değildi. Yine parlak cisimle çocuk gibi. Kıza ailemle ilgili bilgi verirken dışarıdan samimi görünüyordu. Yeni öğrenci mutlaka bizi sormuş olmalıydı.
    Bugün herkes bana da bakıyor, diye düşündü Jessica kendini beğenmiş şekilde. Bella'nın benimle iki dersi olması büyük şans… Bahse girerim ki Mike bana-
    Dar kafalılığı ve abesliği beni delirtmeden önce bu anlamsız gevezeliği kafamdan atmaya çalıştım.
    "Jessica Stanley yeni Swan kızına Cullen klanının bütün kirli çamaşırlarını anlatıyor." diye mırıldandım Emmett'a dikkatimi dağıtmak için.
    Alçak sesle kıkırdadı. Umarım iyi anlatıyordur, diye düşündü.
    "Hiç yaratıcı değil aslında. Sadece ufak skandal dokundurmaları, korku hikayesi değil. Biraz hayal kırıklığına uğradım."
    Ve yeni kız? O da dedikodudan hayal kırıklığına uğramış mı?
    Yeni kızın, Bella'nın Jessica'nın hikayesi üzerine ne düşündüğünü duymak için dinledim. Herkesçe görmezden gelinen garip, kireç tenli aileye baktığında ne görmüştü.
    Tepkisini bilmek benim bir nevi sorumluluğumdu. Ailem için bir gözcüydüm, bizi korumak için. Eğer birileri şüphelenmeye başlarsa, erken bir uyarı ve kolay geri çekilme şansı verebiliyordum. Bu sık sık oluyordu – aktif hayal gücüne sahip bazı insanlar bizi bir kitap ya da film karakteri olarak görüyorlardı. Genellikle yanlış sonuca varıyorlardı; ama riske girmektense başka bir yere taşınmak daha iyiydi. Çok çok ender, birileri doğru tahmin ediyordu. Onlara hipotezlerini test etme şansı vermiyorduk. Korkutucu bir anıdan başka bir şey olmamak için sadece kayboluyorduk…
    Jessica'nın anlamsız iç monologunun devam ettiği yerin yakınını dinlememe rağmen hiçbir şey duymadım. Sanki orada kimse oturmuyor gibiydi. Ne tuhaf. Kız gitmiş miydi? Jessica ona hala gevezelik ettiğine göre, bu pek mümkün değildi. Dengesiz hissederek kontrol etmek için baktım. Ekstra ‘duyu'mun bana ne söyleyebileceğini kontrol etmek için – bu daha önce yapmak zorunda kaldığım bir şey değildi.
    Bakışım yine aynı, büyük ve kahverengi gözlere kilitlendi. Daha önce oturduğu yerde oturuyor ve Jessica ona hala Cullen'larla ilgili yerel dedikoduları anlattığı için, doğal olarak, bize bakıyordu.
    Bizi düşünmek de doğal olurdu.
    Ama bir fısıltı bile duyamadım.
    Bir yabancıya bakarken yakalanmanın utancından kaçmak için aşağıya bakarken, davet edici sıcak bir kırmızı, yanaklarını renklendirdi. Jasper'ın hala pencereden dışarı bakıyor olması iyiydi. Bu serbest kanın, onun kontrolüne ne yapacağını hayal etmek istemiyordum.
    Duyguları yüzünde sanki alnında yazılmış gibi açıktı: kendi türü ve benim türüm arasındaki hemen göze çarpmayan farkları bilmeden algıladığında şaşkınlık, Jessica'nın hikayesini dinlediğinde merak ve başka bir şey daha… büyülenme? Bu ilk olmazdı. Avlarımıza göre güzeldik. Ve son olarak, onu bana bakarken yakaladığımda utanç.
    Yine de, düşünceleri garip gözlerinde –garip, çünkü çok derinlerdi; kahverengi gözler genelde koyuluklarıyla düz görünürlerdi- çok açık olsa da, oturduğu yerde sessizlikten başka hiçbir şey duyamıyordum. Hiçbir şey.
    Bir an huzursuz hissettim.
    Bu daha önce karşılaştığım bir şey değildi. Bende bir sorun mu vardı? Her zaman hissettiğim gibi hissediyordum. Endişelenerek daha güçlü dinledim.
    …ne tür müzik seviyor acaba… belki ona şu yeni CD'den bahsedebilirim… diye düşünüyordu iki masa ötedeki Mike Newton – Bella Swan'a gözlerini dikerek.
    Onu izleyişine bak. Okuldaki kızların yarısının onu beklemesi yetmiyor mu… Eric Yorkie, kızın da etrafında dönen hararetli düşünceler içindeydi.
    …çok iğrenç. Ünlü falan olduğunu sanırsın… Edward Cullen bile ona bakıyor…Lauren Mallory o kadar kıskançlık içindeydi ki, yüzü koyu yeşil olmalıydı. Ve Jessica yeni en iyi arkadaşıyla hava atıyor. Ne şaka…Asit gibi sözler kızın düşüncelerinde dönmeye devam etti.

    …Bahse girerim ki herkes ona bunu sormuştur; ama onunla konuşmak isterim. Daha özgün bir soru düşüneyim… düşünceleri içindeydi Ashley Dowling.
    …belki İspanyolca sınıfımdadır… diye ümitlendi June Richardson.
    …bu akşam yapacak bir sürü şey var! Trigonometri ve İngilizce sınavı. Umarım annem… Düşünceleri alışılmadık şekilde iyi, sessiz bir kız olan Angela Weber, masada bu Bella'yı takıntı haline getirmemiş tek kişiydi.
    Hepsini duyabiliyordum, düşündükleri her önemsiz şeyi akıllarından geçtiği sırada duyabiliyordum; ama aldatıcı şekilde açık görünen gözlere sahip kızdan hiçbir şey yoktu.
    Ve tabii ki, kızın Jessica'yla konuşurken ne söylediğini duyabiliyordum. Alçak, duru sesini odanın uzak tarafından duyabilmek için akıl okumam gerekmiyordu.
    "Kırmızı-kahverengi saçlı çocuk hangisi?" diye sorduğunu duydum, bana gözünün kenarından gizlice bakıp, hala onu izlediğimi gördüğünde gözlerini kaçırarak.
    Eğer sesini duymanın ulaşamadığım bir yerde kaybolmuş düşüncelerinin tonunu saptamama yardım edeceğini ummak için vaktim olsaydı, anında hayal kırıklığına uğrayacaktım. Genellikle, insanların düşünceleri fiziksel sesleriyle yakın perdede olurdu; ama bu sessiz, utangaç ses yabancıydı, odanın içideki yüzlerce düşünceden biri değildi, bundan emindim. Tamamen yeniydi.
    Ah, i yi şanslar geri zekalı! diye düşündü Jessica, kızın sorusunu cevaplamadan önce. "O Edward. Harika tabii ki; ama zamanını harcama. Kimseyle çıkmaz. Belli ki buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel değil." Burnunu kıvırdı.
    Gülüşümü saklamak için kafamı çevirdim. Jessica ve sınıf arkadaşlarının, hiçbiri bana özellikle çekici gelmediği için ne kadar şanslı olduklarından haberleri yoktu.
    Geçici neşenin altında, tam olarak anlayamadığım garip bir dürtü hissettim. Kızın farkında olmadığı, Jessica'nın düşüncelerindeki fenalıkla bir ilgisi vardı… Garip şekilde onların arasında girip, bu Bella Swan'ı Jessica'nın aklının karanlık işleyişinden koruma isteği hissettim. Ne kadar sıradışı bir duygu. Bu dürtünün altındaki sebepleri ortaya çıkarmaya çalışarak yeni kızı bir kere daha inceledim.
    Muhtemelen sadece uzun zaman önce gömülmüş zayıfı güçlüye karşı koruma içgüdüsüydü. Kız sınıf arkadaşlarından daha kırılgan görünüyordu. Teni öyle şeffaftı ki, dış dünyadan onu koruduğuna inanmak güçtü. Soluk, berrak zarın altındaki damarlarında kanın ritmik akışını görebiliyordum… ama buna odaklanmamalıydım. Seçtiğim bu hayatta iyiydim; ama Jasper kadar susamıştım ve bir ayartmayı davet etmenin anlamı yoktu.
    Kaşlarının arasında, farkında olmadığı görünen hafif bir kıvrım vardı.
    Bu inanılmaz derecede sinir bozucuydu! Orada oturmanın, yabancılarla konuşmanın, ilgi odağı olmanın onun için bir gerilim olduğunu net bir şekilde görebiliyordum. Utangaçlığını, narin görünümlü omuzlarını tutuşundan –sanki her an bir saldırı bekliyormuş gibi hafifçe kambur- hissedebiliyordum. Ve yine de sadece hissedebiliyor, görebiliyor, hayal edebiliyordum. Bu sıradan insan kızdan sessizlikten başka bir şey gelmiyordu. Hiçbir şey duyamıyordum. Niye?
    "Kalkalım mı?" diye mırıldandı Rosalie, konsantrasyonumu bozarak.
    Bir rahatlık hissiyle kızdan uzağa baktım. Başarısız olmaya devam etmek istemiyordum, bu beni rahatsız ediyordu. Ayrıca saklanmış düşüncelerine sadece benden gizli oldukları için ilgi duymaya başlamak istemiyordum. Şüphesiz, düşüncelerine ulaştığımda –ve bunu yapmak için bir yol bulacaktım- bütün insan düşünceleri gibi boş ve değersiz olacaklardı. Onlara ulaşmak için harcadığım çabaya değmeyeceklerdi.
    "Ee, yeni kız henüz birden korkuyor mu?" diye sordu Emmett, hala önceki sorusuna cevabımı bekleyerek.
    Omuz silktim. Daha çok bilgi için bastıracak kadar ilgili değildi. Ben de olmamalıydım.
    Masadan kalktık ve kafeteryadan dışarı çıktık.
    Emmett, Rosalie ve Jasper son sınıf rolü yapıyorlardı; dersleri için ayrıldılar. Ben onlardan daha genç bir rol oynuyordum. Birinci sınıf düzeyindeki Biyoloji sınıfıma doğru ilerledim ve zihnimi sıkıntıya hazırladım. Ortalama bir zekadan fazlasına sahip olmayan Bay Banner'ın, dersine tıpta iki dereceye sahip birini şaşırtacak bir şey ekleyebileceğinden emindim.
    Sınıfta sırama yerleştim ve kitaplarımı –rol malzemeleri; içlerinde bilmediğim hiçbir şey yoktu-masaya saçtım. Kendine ait bir masası olan tek öğrenci bendim. İnsanlar benden kaçmaları gerektiğini bilecek kadar zeki değildi; ama hayatta kalma içgüdüleri uzakta durmaları için yeterliydi.
    Oda, öğrenciler yemekten döndükçe yavaşça doldu. Arkama yaslandım ve zamanın geçmesini bekledim. Tekrar, uyuyabilmeyi diledim.
    Angela Weber yeni kızla beraber kapıdan içeri girdiğinde, onu düşündüğüm için ismi dikkatimi çekti.
    Bella benim kadar utangaç görünüyor. Bugünün onun için zor olduğuna bahse girerim. Keşke bir şey söyleyebilseydim… ama muhtemelen sadece kulağa aptal gelir…
    Evet! diye düşündü Mike Newton ve kızın girişini izlemek için sırasında döndü.
    Hala, Bella Swan'ın durduğu yerden hiçbir şey yoktu. Düşüncelerinin olması gereken boşluk beni sinirlendirip cesaretimi kırmıştı.
    Öğretmen kürsüsüne gidebilmek için yanımdaki yoldan geçerken yaklaştı. Zavallı kız; tek boş sıra yanımdaki sıraydı. Otomatik olarak onun tarafındaki kitaplarımı bir yığın haline getirdim. Burada rahat hissedeceğinden şüpheliydim. Uzun bir dönem için buradaydı – bu sınıfta en azından. Belki, yanında otururken sırlarını ortaya çıkarabilirdim… daha önce bu kadar yakınlığa ihtiyacım olduğundan değil… dinlemeye değecek bir şey bulacağımdan değil…
    Bella Swan havalandırmadan bana doğru gelen sıcak havanın içine yürüdü.
    Kokusu bana harap edici bir mermi, dövücü bir mancınık gibi çarptı. O zaman bana ne olduğunu açıklayacak yeterince vahşi bir simge yoktu.
    O anda, bir zamanlar olduğum insana hiçbir şekilde yakın değildim; kendimi gerisinde tuttuğum insanlık maskesinin parçalarından eser yoktu.
    Ben bir avcıydım. O benim avımdı. Dünyada bu gerçekten başka hiçbir şey yoktu.
    Görgü tanıklarıyla dolu bir oda yoktu – onlar çoktan kafamdaki paralel hasardılar. Düşüncelerinin gizemi unutulmuştu. Bir anlam ifade etmiyorlardı, çünkü onları düşünmeye uzun süre devam edemeyecekti.
    Ben bir vampirdim ve o ************en yıldır kokladığım en tatlı kana sahipti.
    Böyle bir kokunun var olabileceğini hiç hayal etmemiştim. Eğer bilseydim, onu yıllar önce aramaya çıkardım. Onun için bütün gezegeni tarardım. Tadını hayal edebiliyordum…
    Susuzluk boğazımı bir ateş gibi yaktı. Ağzım kurumuş ve kızarmıştı. Taze zehir akıntısı bu hissi gideremedi. Midem susuzluğun bir yankısı olan açlıkla büküldü. Kaslarım sıçramak üzere gerildi.
    Tam bir saniye geçmemişti. Hala onu rüzgar yönüne getiren adımı atıyordu.
    Ayağı yere değdiğinde gözleri bana kaydı, gizlice bakmak istediği belliydi. Gözleri bakışımla buluştu ve gözlerinin büyük aynasında kendimi gördüm.
    Orada gördüğüm yüzün şoku, hayatını birkaç sıkıntılı an kadar uzattı.
    Bunu kolaylaştırmadı. Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde, kan yine yanaklarına hücum edip, tenini gördüğüm en nefis renge çevirdi. Koku, beynimde yoğun bir sisti. İçinden zorlukla düşünebiliyordum. Düşüncelerim köpürmüştü, kontrole direniyorlardı, tutarsızlardı.
    Kaçması gerektiğini anlamış gibi, şimdi daha hızlı yürüyordu. Acelesi onu sakarlaştırmıştı – ayağı takıldı ve sendeledi, neredeyse önümde oturan kızın üzerine düşüyordu. Savunmasız, zayıf. Bir insana göre normal olandan bile daha fazla.
    Gözlerinde gördüğüm yüze odaklanmaya çalıştım, tiksinerek hatırladığım yüze, içimdeki canavarın yüzüne – yıllarca çaba gösterip ve katı disiplinle yendiğim yüze. Şimdi ne kadar da kolayca yüzeye sıçramıştı.

    Bir ülkenin geleceği mühendislerinin becerisi ile sınırlıdır..!
    Taklitlerimden ve WebKutlu.Com taklitlerinden sakının

  2. #2
    By.Kutlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Status
    Offline
    Patron
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    8.123
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Cevap: Midnight Sun - Gece Yarısı Güneşi Kitap Özeti (İlk 12 bölüm)

    Midnight Sun Kitabı 2.bölüm (açık kitap)

    Sırtımı kar yığınının arkasına yasladım, kuru pudra ağırlığımın etrafında yeniden şekillendi. Tenim etrafımdaki havayla uyum sağlamak için soğumuştu ve altımdaki küçük buz parçalarını kadife gibi hissediyordum. Üstümdeki gökyüzü duruydu, bazı yerlerde mavi, bazı yerlerde sarı olarak ışıyan yıldızlarla parlaktı. Siyah evrende şahane, dönen şekiller yaratmışlardı – mükemmel bir görüntü. Harika güzellikle. Ya da, harika güzellikte olurdu. Olurdu, eğer gerçekten görebiliyor olsaydım.
    Hiç iyiye gitmiyordu. Altı gün geçmişti, altı gün bu boş Denali sahrasında saklanmıştım; ama özgürlüğe, onun kokusunu yakaladığım anda olduğumdan daha yakın değildim.
    Mücevherlerle dolu gökyüzüne baktığım zaman, sanki güzellikleriyle gözlerim arasında bir engel var gibiydi. Bu engel bir yüzdü, sadece sıradan bir insan yüzü; fakat onu aklımdan çıkaramıyordum.
    Yaklaşan düşünceleri, onlara eşlik eden ayak seslerinden önce duydum. Hareketin sesi pudranın üzerinde sadece hafif bir fısıltıydı.
    Tanya'nın beni buraya kadar takip etmesine şaşırmamıştım. Son birkaç gündür, şimdi yaklaşan bu konuşma üzerine düşündüğünü ve ne söyleyeceğinden tam olarak emin olana kadar ertelediğini biliyordum.
    Yaklaşık altmış yarda ötede, siyah bir kayanın üzerine sıçrayıp, çıplak ayaklarıyla dengesini sağlarken görüş alanıma girdi.
    Tanya'nın teni yıldızların ışığı altında gümüştü ve uzun sarı bukleleri soluk bir şekilde parıldıyordu, çilek rengi tonuyla neredeyse pembeydi. Kehribar gözleri, o, kara yarı gömülü halde beni izlerken parıldadı ve dolgun dudakları bir gülümsemeyle uzadı.
    Harika. Eğer gerçekten görebiliyor olsaydım. İç çektim.
    Kayanın tepesinde, parmak uçları taşa dokunarak çömeldi, vücudu gerildi.
    Top güllesi , diye düşündü.
    Kendini havaya fırlattı; şekli yıldızlarla benim arama girdiği sırada karanlık, dönen bir gölgeye dönüştü. Tam yanımdaki kar yığınına yaklaştığı zaman top halinde kıvrıldı.
    Etrafımda bir tipi uçtu. Tüye benzeyen buz kristalleri altına gömüldüğümde yıldızlar karardı.
    Tekrar iç çektim; ama kendimi yukarı çıkarmak çiin hiçbir harekette bulunmadım. Karın altındaki siyahlık ne acıtıyor, ne de görüşümü geliştiriyordu. Hala aynı yüzü görüyordum.
    "Edward?"
    Tanya beni hızlıca çıkartırken kar yine uçuyordu. Gözlerimle pek buluşmadan, hereketsiz yüzümden kar tanelerini silkeledi.
    "Özür dilerim." dedi mırıldanarak. "Şakaydı."
    "Biliyorum. Komikti."
    Ağzı aşağı doğru kıvrıldı.
    "Irina ve Kate seni yalnız bırakmam gerektiğini söylediler. Seni rahatsız ettiğimi düşünüyorlar."
    "Hayır, hiç etmiyorsun." diye güvence verdim. "Aksine, kaba olan benim – fena derecede kaba. Çok özür dilerim."
    Eve gidiyorsun değil mi ? diye düşündü.
    "Henüz buna… tam olarak… karar vermedim."
    Ama burada kalmıyorsun. Düşünceleri şimdi dalgındı, hüzünlü.
    "Hayır… yardımcı oluyor gibi gözükmüyor."
    Yüzünü buruşturdu. "Bu benim suçum değil mi?"
    "Tabii ki hayır." dedim yumuşakça yalan söyleyerek.
    Centilmenlik yapma.
    Gülümsedim.
    Rahatsız olmana neden oluyorum , diye suçladı.
    "Hayır."
    Kaşını kaldırdı, ifadesi o kadar kuşkuluydu ki, gülmek zorunda kaldım. Başka bir iç çekişin takip ettiği kısa bir kahkaha.
    "Pekala." diye itiraf ettim. "Biraz."
    O da iç çekti ve çenesini ellerine aldı. Düşünceleri üzüntülüydü.
    "Yıldızlardan binlerce kez daha güzelsin Tanya. Tabii, zaten bunun farkındasın. İnadımın kendine olan güvenini yok etmesine izin verme."
    "Reddedilmeye alışık değilim." diye homurdandı, dudağını alımlı bir şekilde büktü.
    "Kesinlikle." dedim, binlerce başarılı fethi hızla kafasından geçerken düşüncelerini engellemeye çalışarak. Tanya insan erkeklerini tercih ederdi – yumuşak ve sıcak olma avantajı ile beraber, daha çoklardı ve kesinlikle daha isteklilerdi.
    "Succubus." dedim alayla, kafasında belirmeye devam eden görüntüleri bölme umuduyla.
    Dişlerini göstererek sırıttı. "Orijinal."
    Carlisle'ın aksine, Tanya ve kardeşleri bilinçlerini yavaş yavaş keşfetmişlerdi. Sonunda, onları kan dökmeye karşı getiren etken, insan erkeklerine olan düşkünlükleriydi.
    "Sen buraya geldiğinde," dedi yavaşça. "Ben sandım ki…"
    Ne düşündüğünü biliyordum ve böyle hissedeceğini tahmin etmem gerekirdi; ama geldiğimde çözümsel düşünmek için en iyi halimde değildim.
    "Fikrimi değiştirdiğimi düşündüm."
    "Evet." Kaşlarını çattı.
    "Beklentilerinle oynadığım için kendimi çok kötü hissediyorum Tanya. Böyle yapmak istememiştim – düşünmüyordum. Sadece… çok aceleyle ayrılmıştım."
    "Sanırım sebebini söylemezsin…?"
    Doğruldum ve kollarımı bacaklarıma dolayıp savunma amaçlı kıvrıldım. "Bunun hakkında konuşmak istemiyorum."
    Tanya, Irina ve Kate kalkıştıkları bu hayatta çok iyilerdi. Çeşitli konularda Carlisle'dan bile. Avları olması gerekenlerle –bir zamanlar olanlarla- kendilerine izin verdikleri delice yakınlığa rağmen; hata yapmıyorlardı. Zayıflığımı Tanya'ya itiraf etmeye çok utanıyordum.
    "Kadın problemi mi?" diye tahmin yürüttü isteksizliğimi görmezden gelerek.
    Soğukça güldüm. "Kastettiğin şekilde değil."
    Sonra sessizleşti. Kelimelerimin anlamını çözmek için değişik tahminler yürütürken düşüncelerini dinledim.
    "Yaklaşamadın bile." dedim.
    "Bir ipucu?" diye sordu.
    "Lütfen bırak Tanya."
    Yine sessizleşti, hala tahmin etmeye çalışıyordu. Onu duymazdan gelip boş yere yıldızların güzelliğini görmeye çalıştım.
    Bir süre sonra vazgeçti ve düşünceleri başka bir yöne gitti.
    Nereye gideceksin Edward, eğer buradan ayrılırsan? Carlisle'a mı döneceksin?
    "Sanmıyorum." diye fısıldadım.
    Nereye gidecektim? Dünyada ilgimi çeken hiçbir yer yoktu. Görmek ya da yapmak istediğim hiçbir şey yoktu, çünkü nereye gidersem gideyim, bir yere doğru gidiyor olmayacaktım – bir yerden uzağa kaçıyor olacaktım.
    Bundan nefret ediyordum. Ne zaman böyle bir ödleğe dönüşmüştüm?
    Tanya ince kolunu omzuma attı. Dikeldim; ama dokunuştan çekilmedim. Arkadaşça bir rahatlatmadan başka bir şey kastetmemişti. Çoğunlukla.
    "Bence geri döneceksin." dedi, sesinde uzun zaman önce kaybolmuş Rus aksanından ufak bir iz belirerek. "Peşini bırakmayan her ne… ya da her kim olursa olsun, onunla yüzleşeceksin. Sen böyle birisin."
    Düşünceleri sözleri kadar emindi. Aklındaki görüntüyü benimsemeye çalıştım. Sorunlarla yüzleşen kişiyi. Kendimi tekrar böyle düşünmek hoştu. Hiçbir zaman cesaretim ve zoruklarla başa çıkma becerimden şüphe duymamıştım, bir lisenin biyoloji dersinde geçirdiğim o korkunç saatten önce.
    Yanağından öptüm. Yüzünü bana döndürdüğünde çabucak geri çekildim, dudakları çoktan büzülmüştü. Hızıma acıklı bir ifadeyle gülümsedi.
    "Teşekkürler Tanya, bunu duymaya ihtiyacım vardı."
    Düşünceleri huysuzlaştı. "Bir şey değil, sanırım. Keşke daha mantıklı olabilsen Edward."
    "Üzgünüm Tanya. Benim için fazla iyi olduğunu biliyorsun. Ben sadece… daha aradığımı bulamadım."
    "Pekala, eğer seni tekrar görmeden önce gidersen… hoşçakal Edward."
    "Hoşçakal Tanya." Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, görebiliyordum. Kendimi giderken görebiliyordum, olmak istediğim tek yere giderken… "Tekrar teşekkürler."
    Tek çevik bir harekette ayaktaydı ve o kadar hızlı koşuyordu ki, ayağının kara batacak vakti olmuyordu; arkasında hiç iz bırakmıyordu. Geriye bakmadı. Reddim onu daha önce izin verdiğinden çok rahatsız etmişti, düşüncelerinde bile. Gitmeden önce beni bir daha görmek istemiyordu.
    Üzüntüyle suratım asıldı. Hisleri derin ve saf olmamasına ve hiçbir şekilde karşılık veremeyeceğim duygular olmasına rağmen, Tanya'yı incitmekten hiç hoşlanmıyordum. Yine de bir centilmen gibi hissetmememe neden oluyordu.
    Çenemi dizlerime koydum ve aniden yola çıkmak için heyecanlı olduğun halde yıldızları tekrar izledim. Alice'in eve döneceğimi görüp diğerlerine söyleyeceğini biliyordum. Mutlu olacaklardı – özellikle Carlisle ve Esme. Kafamdaki yüzden ötesini görmeye çalışarak bir süre daha yıldızlara baktım. Gökyüzündeki parlak ışıklarla aramda, bir çift sersemlemiş çikolata renkli göz bu kararın onun için ne anlama geldiğini soruyormuşçasına bana baktı. Tabii, bunun gerçekten meraklı gözlerinin aradığı bilgi olup olmadığından emin olamadım. Hayalimde bile, düşüncelerini okuyamıyordum. Bella Swan'ın gözleri sorgulamaya ve yıldızların engelsiz görüntüsü benden kaçmaya devam etti. Kuvvetle iç çekerek pes ettim ve ayağa kalktım. Eğer koşarsam Carlisle'ın arabasına yarım saatten kısa sürede varabilirdim.
    Ailemi görmek için acele ederek – ve zorluklarla yüzleşen Edward olmayı çok isteyerek – yıldızlarla aydınlanmış karların üzerinde koştum, ayak izi bırakmadan.

    "Bir sorun olmayacak." diye fısıldadı Alice. Gözleri odağını kaybetmişti ve Jasper, biz birbirimize yakın bir grup halinde yürürken eli Alice'in dirseğinin altında, yürümesinde yardımcı oluyordu. Rosalie ve Emmett önde gidiyorlardı. Emmett gülünç bir şekilde düşman bölgesindeki bir korumaya benziyordu. Rosalie de ihtiyatlı görünüyordu; ama korumacıdan çok sinirliydi.
    "Tabii ki olmayacak." dedim homurdanarak. Davranışları gülünçtü. Eğer altından kalkamayağımı düşünseydim, evde kalırdım.
    Normal eğlenceli sabahımızın – gece kar yağmıştı ve Emmett ile Jasper dikkat dağınıklığımı fırsat bilerek beni kar topu bombardımanına tutmuşlardı; benim tepkisizliğimden sıkıldıklarında ise birbirlerine dönmüşlerdi – bu aşırı dikkatlilik durumuna olan ani değişimi, eğer bu kadar sinir bozucu olmasaydı komik olurdu.
    "Henüz burada değil; ama geleceği yol… rüzgar yönünde olmayacak. Eğer her zamanki yerimize oturursak."
    "Tabii ki her zamanki yerimizde oturacağız. Kes şunu Alice. Sinirlerimi bozuyorsun. Tamamen iyi olacağım."
    Jasper oturmasına yardım ederken gözleri bi kere kapanıp açıldı ve sonunda benim yüzüme odaklandı.
    "Hmm." dedi şaşırmış bir sesle. "Sanırım haklısın."
    "Tabii ki öyleyim." diye söylendim.
    Endişelerinin odağı olmaktan nefret etmiştim. Korumacı halde Jasper'ı çevrelediğimiz zamanları hatırladığımda, ona ani bir sempati hissettim. Kısa bir an bakışımı yakaladı ve sırıttı.
    Sinir bozucu değil mi?
    Ona yüzümü buruşturdum.
    Bu uzun, donuk renkli odanın bana çok ağır gelmesi sadece bir hafta önce miydi? Burada olmanın neredeyse uykuya, koma haline benzemesi?
    Bugün sinirlerim uzamıştı – en ufak baskıda ses çıkarmak üzere gerilmiş piyano telleri gibi. Duyularım tetikteydi, her sesi, her görüşü, havanın tenime dokunan her hareketini, her düşünceyi tarıyordum. Özellikle düşünceleri. Kullanmayı reddedip kilitlediğim tek bir duyu vardı. Koku tabii ki. Nefes almıyordum.
    Düşünceleri incelerken Cullen'larla ilgili daha çok şey duymayı bekliyordum. Bütün gün, Bella Swan'ın verdiği herhangi bir bilgi aramış, yeni dedikodunun yönünü görmeye çalışmıştım; ama hiçbir şey yoktu. Kimse kafeteryadaki beş vampirin farkında değildi, tıpkı yeni kız gelmeden önceki gibi. Bazı insanların aklında da hala o kız ve geçen haftaki düşüncelerinin aynısı vardı. Bunu anlatılamayacak derecede sıkıcı bulmak yerine, şimdi büyülenmiştim.
    Kimseye benim hakkımda bir şey söylememiş miydi?
    Benim kara, öfkeli ve ölüm saçan başımı fark etmemesinin imkanı yoktu. Buna verdiği tepkiyi görmüştüm. Şüphesiz, onu çok korkutmuştum. Birine anlatacağından, belki de daha iyi bir hikaye haline getirmek için biraz abartacağından ve bana tehditkar birkaç replik ekleyeceğinden emindim.
    Ve sonra beni, birlikte girdiğimiz biyoloji dersini bırakmaya çalışırken duymuşyu. Yüz ifademi gördükten sonra sebebin kendisi olup olmadığını mutlaka merak etmiş olmalıydı. Normal bir kız etrafındakilere sorar, deneyimini diğerleriyle karşılaştırır, dışlanmış hissetmemek için davranışımı açıklayacak bir ortak nokta arardı. İnsanlar normal hissetmek ve etrafındaki herkese uyum sağlamak için her şeyi yapardı, bir sürü özelliksiz koyun gibi. Bu ihtiyaç, emniyetsiz gençlik yıllarında özellikle güçlüydü. Kız bu kuralın bir istisnası olmazdı.
    Ama kimse bizi burada, normal masamızda otururken, fark etmemişti. Kimseye anlatmadıysa, Bella son derece utangaç olmalıydı. Belki babasıyla konuşmuştu, belki en güçlü ilişkisi onunlaydı… ama bu, onunla ne kadar az zaman geçirdiği düşünülünce pek mümkün görünmüyordu. Annesine daha yakın olmalıydı. Yine de kısa zaman içinde Şef Swan'a uğrayıp düşüncelerini dinlemeliydim.
    "Yeni bir şey var mi?" diye sordu Jasper.
    "Yok… Hiçbir şey söylememiş olmalı."
    Bu haber üzerine hepsi kaşlarını kaldırdı.
    "Belki de düşündüğün kadar korkunç değilsin." dedi Emmett kıkır kıkır gülerek. "Bahse girerim ki ben onu bundan daha iyi korkuturdum."
    Ona doğru gözlerimi devirdim.
    "Acaba neden…?" Kızın eşsiz sessizliğiyle ilgili hala şaşkındı.
    "Bunu geçtik. Bilmiyorum."
    "İçeri giriyor." diye mırıldandı Alice. Vücudumun katılaştığını hissettim. "İnsan görünmeye çalışın."
    "İnsan öyle mi?" diye sordu Emmett.
    Sağ yumruğunu kaldırıp avcunda sakladığı kar topunun etrafında parmaklarını büktü. Tabii ki, orada erimemişti. Sıkıp bir buz kütlesi haline getirdi. Gözleri Jasper'daydı; ama düşüncelerinin yönünü gördüm. Tabii, Alice de gördü. Emmett'in ona aniden fırlattığı buz topağını, parmaklarının sıradan bir hareketiyle engelledi. Buz, kafeterya boyunca insan gözlerinin takip edemeyeceği bir hızla tuğla duvara çarpıp, tuğlaları çatlattı.
    Odanın o köşesindeki başlar yerdeki kırık buz kütlelerine döndü ve sonra suçluğu bulmak için arandılar. Birkaç masadan uzağa bakmadılar. Kimse bize bakmadı.
    "Çok insanca Emmett." dedi Rosalie iğneleyici bir sesle. "Elin değmişken niye duvara yumruk atmıyorsun?"
    "Onu sen yaparsan daha etkileyici olur bebeğim."
    Onlara dikkatimi vermeye çalıştım, sanki şakalarının bir parçasıymışım gibi yüzüme bir sırıtma yerleştirdim. Onun beklediğini bildiğim sıraya bakmak için kendime izin veremedim; ama dinliyordum.
    Jessica'nın ilerleyen sırada hareketsiz duran ve dikkati dağılmış görünen yeni kızla olan sabırsızlığını duyabiliyordum. Jessica'nın düşüncelerinde, Bella Swan'ın yanaklarının bir kere daha kanla kırmızı olduğun gördüm.
    Kısa, derin olmayan nefesler aldım, kokusunun en ufak bir izi bile yanımdaki havaya değerse nefes almayı bırakmaya hazırdım.
    Mike Newton iki kızla beraberdi. Jessica'ya Swan kızının ne problemi olduğunu sorduğunda, hem iç hem de dış sesini duyabiliyordum. Düşüncelerinin onun etrafında sarılış şeklinden ve kız, onun orada olduğunu unutmuş şekilde girdiği dalgınlıktan çıkarken zihnini bulutlandıran çoktan kurulmuş fantezilerin belirişinden hoşlanmamıştım.
    "Hiçbir şey." dedi Bella o alçak, duru sesiyle. Kafeteryadaki gürültünün içinde bir zil gibi çınlamıştı; ama bunun çok dikkatli dinlediğim için olduğunu biliyordum.
    "Bugün sadece soda alacağım." diye devam etti, sıraya yetişmek için hareket ettiğinde.
    Kendimi ona bir bakış atmaktan alıkoyamadım. Yere bakıyordu, kan yüzünden yavaşça çekiliyordu. Çabucak gözlerimi kaçırıp, şimdi acılı gözüken gülümsememe gülen Emmett'a döndüm.
    Hasta görünüyorsun kardeşim.
    İfademin normal ve doğal görünmesi için yüz hatlarımı tekrar ayarladım.
    Jessica kısın iştahsızlığının sebebini merak ediyordu. "Aç değil misin?"
    "Aslında, biraz hasta hissediyorum." Sesi çok alçaktı; ama hala duruydu.
    Mike Newton'ın düşüncelerinden yayılan korumacı endişe beni niye rahatsız etmişti? Sahiplenen bir tavrı olması niye önemliydi? Mike Newton onun için gereksizce kaygılanıyorsa bu beni ilgilendirmiyordu. Belki de herkesin ona verdiği tepki buydu. İçgüdüsel olarak onu korumayı ben de istememiş miydim? Onu öldürmeden önce, bu…
    Ama kız hasta mıydı?
    Değerlendirmek zordu – şeffaf teninin altında çok narin görünüyordu. Sonra kendim de endişelendiğimi fark ettim, tıpkı o ahmak oğlan gibi. Ve kendimi sağlığı hakkında düşünmemek için zorladım.
    Bakmaksızın, onu Mike'ın düşüncelerinden izlemekten hoşlanmamıştım. Üçü hangi masaya oturacaklarını seçerken Jessica'ya geçtim. Şansıma Jessica'nın arkadaşlarıyla oturdular, Alice'in dediği gibi rüzgar yönünde değildi.
    Alice bana dirsek attı. Birazdan bakacak, insan gibi davran.
    Sırıtmamın altında dişlerimi sıktım.
    "Rahatla Edward." dedi Emmett. "Hakikaten. Bir insanı öldürürsün. Bu dünyanın sonu olmaz."
    "Sen, bilirsin." diye mırıldandım.
    Güldü. "Böyle şeyleri atlatmayı öğrenmelisin. Benim gibi. Sonsuzluk, suçluluk içinde kıvranmak için uzun bir zaman."
    O anda, Alice elinde sakladığı daha küçük bir avuç dolusu buzu Emmett'in şüphesiz yüzüne fırlattı.
    Emmett şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ve sonra sırıttı.
    "Bunu sen istedin." dedi, buz kaplı saçlarını ona doğru sallamak için eğilirken. Sıcak odada eriyen kar, saçından yarı sıvı, yarı katı şekilde sıçradı.
    "Iyy!" diye sızlandı Rosalie, Alice'le beraber şiddetli yağıştan kaçarlerken.
    Alice güldü ve hepimiz katıldık. Kafasında bu kusursuz anı nasıl ayarladığını ve kızın – onu böyle düşünmeyi kesmeliydim, sanki dünyadaki tek kızmış gibi – o Bella'nın bizi insanca gülüp oynarken ve bir Norman Rockwell tablosu gibi doğal olmayan derecede ideal olarak göreceğini biliyordum.
    Alice gülmeye devam etti ve tepsisini bir kalkan gibi kaldırdı. Kız – Bella mutlaka bize bakıyor olmalıydı.
    …yine Cullen'lara bakıyor , diye düşündü biri, dikkatimi çekerek.
    Kasıtsız çağrıya otomatik şekilde baktım ve gözlerim yönü bulurken sesi tanıdım – onu bugün çok dinlemiştim.
    Ama gözlerim Jessica'yı geçti ve kızın içe işleyen bakışlarına odaklandı.
    Çabucak aşağı bakıp tekrar gür saçlarının arkasına saklandı.
    Ne düşünüyordu? Rahatsızlık, zaman geçtikçe zayıflamak yerine daha da artıyordu. Daha önce hiç denemediğim için ne yaptığımdan emin olamayarak etrafındaki sessizliği zihnimle araştırmaya çalıştım. Ekstra duyum her zaman doğal olarak gelmişti; hiçbir zaman üzerinde çalışmam gerekmemişti; ama şimdi odaklanmıştım, onu çevreleyen kalkanı kırmaya çalışıyordum.
    Sessizlikten başka hiçbir şey yoktu.
    Onun nesi var? diye düşündü Jessica, benim rahatsızlığımı yansıtarak.
    "Edward Cullen sana bakıyor." diye fısıldadı Swan kızının kulağına, bir kıkırdama ekleyerek. Ses tonunda kıskanç sinirliliğinin hiç izi yoktu. Arkadaşlık taklidinde yetenekli görünüyordu.
    Kızın cevabını, kendimi kaptırmış şekilde ben de dinledim.
    "Sinirli görünmüyor değil mi?"
    Yani geçen haftaki vahşi tepkimi fark etmişti. Tabii ki.
    Soru Jessica'nın kafasını karıştırdı. O, ifademi kontrol ederken düşüncelerinde kendi yüzümü gördüm; ama bakışıyla buluşmadım. Hala bir şey duymaya çalışarak kıza odaklanıyordum. Dikkatli konsantrasyonum hiç yardımcı olmuyor gibi görünüyordu.
    "Hayır." dedi Jess ona ve evet diyebilmeyi dilediğini biliyordum – bakışım içine dert olmuştu – ama sesinde bunun izi yoktu. "Görünmeli mi?"
    "Benden pek hoşlandığını sanmıyorum." diye fısıldadı kız, aniden yorulmuş gibi başını koluna yaslayarak. Hareketini anlamaya çalışıyordum; ama sadece tahmin yürütebilirdim. Belki de yorulmuştu.
    "Cullen'lar kimseyi sevmezler." diye güvence verdi Jess. "Kimseyi hoşlanmak için kendilerine layık görmezler." Eskiden görmezlerdi. Düşüncesi sızlanan bir homurtuydu. "Ama hala sana bakıyor."
    "Ona bakmayı kes." dedi kız endişeyle ve Jessica'nın emre uyup uymadığından emin olmak için başını biraz kaldırdı.
    Jessica kıkırdadı; ama istediğini yaptı.
    Kız saatin kalanında masasından başka yere bakmadı. Bunun kasıtlı olduğunu düşündüm –ama tabii ki, emin olamadım. Bana bakmak istiyormuş gibi görünüyordu. Vücudu hafifçe benim yönüme doğru yöneliyordu, çenesi dönmeye başlıyordu; ama sonra kendini yakalıp derin bir nefes alarak kim konuşuyorsa ona bakıyordu.
    Kızın etrafındaki düşünceleri, arada onunla ilgili olmadıkları sürece duymazdan geldim. Mike Newton okuldan sonra park yerinde bir kar savaşı planlıyordu, karın çoktan yağmura dönüştüğünün farkında görünmüyordu. Kar tanelerinin çatıdaki hafif sesi, yağmur damlalarının pıtırtısına dönüşmüştü. Değişimi gerçekten duyamıyor muydu? Bana sesli geliyordu.
    Öğle tenefüsü bittiğinde yerimde kaldım. İnsanlar dışarı çıktı ve ben kendimi diğerlerinin arasından onun ayak seslerini ayırt etmeye çalışırken yakaladım, sanki önemli ve alışılmadık bir özellikleri varmış gibi. Ne kadar aptalca.
    Ailem de hareket etmedi. Ne yapacağımı görmek için beklediler.
    Onun delice kuvvetli kokusunu alabileceğim ve nabzının sıcaklığını tenimde hissedebileceğim sınıfa gidip, yanına oturur muydum? Bunun için yeterince güçlü müydüm? Yoksa bir gün için yeterince çekmiş miydim?
    "Sanırım sorun yok." dedi Alice tereddütle. "Kararlısın. Sanırım saati atlatacaksın."
    Ama Alice bir kararın ne kadar çabuk değişebileceğini çok iyi biliyordu.
    "Niye zorlayasın ki Edward?" diye sordu Jasper. Şimdi zayıf olan ben olduğum için kendini beğenmiş hissetmemek istemesine rağmen, bunu duyabiliyordum, sadece biraz. "Evet git. Ağırdan al."
    "Ne fark eder ki?" dedi Emmett katılmayarak. "Onu öldürürsün ya da öldürmezsin. İki şekilde de atlatırsın."
    "Henüz taşınmak istemiyorum." diye sızlandı Rosalie. "Baştan başlamak istemiyorum. Liseyi neredeyse bitirdik Emmett. Sonunda."
    Kararda iki eşit parçaya ayrılmıştım. Bununla yüzleşmek istiyordum, çok istiyordum; ama kendimi zorlamak da istemiyordum. Geçen hafta Jasper'ın avlanmadan uzun süre durması bir hata olmuştu, bu da aynı şekilde anlamsız bir hata mıydı?
    Ailemi yerinden etmek istemiyordum. Hiçbiri bana bunun için teşekkür etmezdi.
    Ama Biyoloji sınıfına gitmek istiyordum. Onun yüzünü bir daha görmek istediğimi fark ettim.
    Benim için kararı veren buydu. O merak. Böyle hissettiğim için kendime kızgındım. Kendime, kızın sessiz zihninin beni uygunsuzca ilgilendirmeyeceğine dair söz vermemiş miydim? Yine de, işte en uygunsuz şekilde ilgiliydim.
    Ne düşündüğünü bilmek istiyordum. Zihni kapalıydı; ama gözleri çok açıktı. Belki aklı yerine onları okuyabilirdim.
    "Hayır Rose. Sanırım gerçekten sorun olmayacak." dedi Alice. "Sabitleşiyor. Eğer sınıfa giderse kötü bir şey olmayacağından yüzde doksan üç eminim." Bana, düşüncelerimde onun gelecek görüşünü daha güvenli hale getiren ne değişiklik olduğunu merak ederek baktı.
    Merak, Bella Swan'ı hayatta tutmaya yetecek miydi?
    Emmett haklıydı gerçi – niye her iki şekilde de üstesinden gelmiyordum? Ayartıyla yüzleşecektim.
    "Sınıflarınıza gidin." dedim kendimi masadan iterek. Arkamı döndüm ve uzun adımlarla ilerledim. Arkamda Alice'in endişesini, Jasper'ın tenkidini, Emmett'in onayını ve Rosalie'nin sinirini duyabiliyordum.
    Sınıfın kapısında son bir derin nefes aldım ve küçük, sıcak odaya girerken ciğerlerimde tuttum.
    Geç kalmamıştım. Bay Banner hala bugünün deneyini ayarlıyordu. Kız benim – bizim masamızda, başı eğik, karalama yaptığı deftere bakıyordu. Yaklaşırken, zihninin yarattığı bu önemsiz taslakla bile ilgilenerek onu inceledim; ama anlamsızdı. Sadece iç içe ilmeklerden oluşan rastgele bir karalamaydı. Belki de desene odaklanmıyor, başka bir şey düşünüyordu.
    Sandalyeyi gereksiz bir sertlikle çekip, döşemeyi çizmesine izin verdim; insanlar birinin gelişi sesle duyrulduğunda her zaman daha rahat ederlerdi.
    Sesi duyduğunu biliyordum. Bakmadı; ama eli çizdiği desende bir ilmeği kaçırıp dengeyi bozdu.
    Niye yukarı bakmamıştı? Muhtemelen korkmuştu. Bu sefer, farklı bir izlenim bıraktığımdan ve önceden olanların hayalinin bir ürünü olduğunu düşünmesini sağladığımdan emin olmalıydım.
    "Merhaba." dedim insanları rahatlatmak istediğim zaman kullandığım alçak sesimi kullanıp, dişlerimi göstermeden gülümseyerek.
    O zaman baktı, büyük kahverengi gözleri ürkekti – neredeyse sersemlemiş – ve sessiz sorularla doluydu. Bu, geçen hafta görüşümü engelleyen ifadeydi.
    Garip şekilde derin kahverengi gözlere bakarken, nefretin – kızın sadece varolduğu için hak ettiğini hayal ettiğim nefretin – kaybolduğunu fark ettim. Nefes almıyor ve kokusunu tatmıyorken böyle savunmasız birinin nefreti hak edebileceğine inanmak zordu.
    Yanakları kızarmaya başladı ve hiçbir şey söylemedi.
    Gözlerimi onunkilerde tutup sadece sorgulayan derinliklerine odaklandım ve teninin iştah kabartıcı rengini görmezden gelmeye çalıştım. Bir süre nefes almadan konuşmaya yetecek kadar soluğum vardı.
    "Adım Edward Cullen." dedim, ismimi bildiğini bilmeme rağmen. Bu başlamanın nazik yoluydu. "Geçen hafta kendimi tanıtma şansı bulamadım. Sen Bella Swan olmalısın."
    Kafası karışmış göründü – kaşlarının arasındaki o küçük kıvrım tekrar oradaydı. Cevap vermesi olması gerekenden yarım saniye fazla süre aldı.
    "Adımı nereden biliyorsun?" diye sordu sesi biraz titreyerek.
    Onu gerçekten çok korkutmuş olmalıydım. Bu kendimi suçlu hissetmeme neden oldu; o kadar savunmasızdı ki. Nazikçe güldüm – bu insanların huzursuzluğunu azaltan bir sesti. Yine, dişlerimle ilgili dikkatliydim.
    "Ah, sanırım ismini herkes biliyor." Şüphesiz, bu tekdüze yerde ilgi odağı haline geldiğinin farkındaydı. "Bütün kasaba senin gelmeni bekliyordu."
    Bu bilgi ona göre hoş değilmiş gibi suratını astı. Sanırım, utangaç göründüğü kadar ilgiden de hoşlanmıyordu. Çoğu insan tersini hissederdi. Sürüden ayrı kalmak istememelerine rağmen spot ışıklarını arzularlardı.
    "Hayır." dedi. "Yani, niye bana Bella dedin?"
    "Isabella'yı mı tercih edersin?" diye sordum, sorunun nereye gittiğini anlayamayarak. İlk gününde tercihini pek çok kez net şekilde belirtmişti. Bütün insanlar düşünceleri rehber olmadığı zaman böyle anlaşılmaz mıydı?
    "Hayır. Bella ismini seviyorum." diye cevapladı kafasını hafifçe yana eğerek. İfadesi – eğer doğru okuyorsam – utanç ve kafa karışıklığı arasındaydı. "Ama Charlie – yani babamın benden Isabella diye bahsettiğini sanıyorum. Burada herkes beni öyle tanıyor gibi görünüyor." Teninin pembesi bir ton daha koyulaştı.
    "Hmm." dedim sıradan bir sesle ve gözlerimi yüzünden kaçırdım.
    Sorularının ne anlama geldiğini yeni anlamıştım. Hata yapmıştım. Eğer ilk gün diğerlerini dinliyor olmasaydım, ona ilk olarak tam ismiyle hitap ederdim, diğer herkes gibi. Fark dikkatini çekmişti.
    Şiddetli bir huzursuzluk hissettim. Hatamı yakalamak onun için çok kolay olmuştu. Oldukça zekice, özelikle yakınlığımdan korkması gereken birine göre.
    Ama aklında benimle ilgili kilitli tuttuğu şüphelerinden daha büyük sorunlarım vardı.
    Soluğum kalmamıştı. Eğer onunla tekrar konuşacaksam nefes almam gerekiyordu.
    Konuşmamak zor olurdu. Şanssızlığına, bu masayı paylaşmamız onu benim deney partnerim yapıyordu ve bugün birlikte çalışmak zorundaydık. Deneyi kaparken onu görmezden gelmek garip – ve anlaşılmaz şekilde kaba – olurdu. Bu onu daha çok korkutur ve şüphelendirirdi.
    Sıramı hareket ettirmeden ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaşıp kafamı sıraların arasındaki boşluğa döndürdüm. Kaslarımı kilitleyerek kendimi olduğum yere bağladım. Sonra sadece ağzımdan, hızlıca ciğerlerimi dolduran bir nefes aldım.
    Ahh!
    Bu gerçekten acı vericiydi. Onu koklamadan bile, dilimde tadını alabiliyordum. Boğazım aniden tekrar alevler içindeydi, arzu aynı geçen hafta kokusunu yakaladığım andaki kadar güçlüydü.
    Dişlerimi gıcırdattım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
    "Başlayın." diye komut verdi Bay Banner.
    Masaya bakan kıza dönüp gülümsemek için yetmiş yıllık çabayla kazandığım öz kontrolü en ufak zerresine kadar kullanmışım gibi hissettim.
    "Önce bayanlar, partner?"
    Yüzüme baktı ve ifadesi boşaldı, gözleri büyüdü. Yüz ifademde yanlış bir şey mi vardı? Yine korkmuş muydu? Konuşmadı.
    "Ya da, istersen ben başlayabilirim." dedim sessizce.
    "Hayır." dedi ve yüzü yine beyazdan kırmızıya döndü. "Ben başlarım."
    Duru teninin altında kanın akışını izlemek yerine masadaki malzemelere, slayt kutusuna ve hırpalanmış mikroskoba baktım. Dişlerimin arasından hızlıca bir nefes daha aldım ve boğazımı acıttığında irkildim.
    "Profaz." dedi hızlı bir incelemenin ardından. Slaydı çıkarmaya başladı.
    "Bakmamın bir sakıncası var mı?" İçgüdüsel olarak – aptalca, sanki onun türündenmişim gibi – elini durdurmak için uzandım. Bir saniyeliğine, teninin ısısı benimkini yaktı. Elektrik çarpması gibiydi. Sıcaklık elimi ve sonra kolumu vurdu. Bella elini benimkinin altından birden çekti.
    "Özür dilerim." diye mırıldandım kenetlenmiş dişlerimin arasından. Bir yere bakma ihtiyacıyla mikroskobu kavradım ve kısa bir süre baktım. Doğruydu.
    "Profaz." diye katıldım.
    Ona bakmak için hala çok huzursuzdum. Dişlerimin arasından mümkün olduğunca sessizce nefes alıp yakıcı susuzluğu görmezden gelmeye çalışarak basit göreve odaklandım, kelimeyi kağıttaki yerine yazdım ve ilk slaydı ikinciyle değiştirdim.
    Şimdi ne düşünüyordu? Eline dokunduğumda bu ona nasıl hissettirmişti? Tenim mutlaka buz soğukluğunda olmalıydı – itici. Bu kadar sessiz olmasına şaşırmamalıydı.
    Slayda bir bakış attım.
    "Anafaz." dedim kendi kendime, kelimeyi ikinci satıra yazarken.
    "Bakabilir miyim?" diye sordu.
    Döndüm ve onu beklentiyle, bir eli mikroskoba doğru uzanmış şekilde görünce şaşırdım. Korkmuş görünmüyordu. Gerçekten cevabı yanlış verdiğimi mi düşünmüştü?
    Mikroskobu ona doğru kaydırdığımda yüzündeki umutlu ifadeye gülümsemekten kendimi alıkoyamadım.
    Merceğe çabucak solan bir istekle baktı. Ağzının kenarları aşağı doğru indi.
    "Üçüncü slayt?" diye sordu mikroskoptan gözlerini ayırmayarak; ama elini uzatarak. Sonraki slaydı, tenimin onunkine yaklaşmasına izin vermeyerek eline bıraktım. Yanında oturmak bir ısıtıcının yanında oturmak gibiydi. Daha yüksek bir sıcaklığa doğru hafifçe ısındığımı hissedebiliyordum.
    Slayda çok uzun süre bakmadı. "İnterfaz." dedi kayıtsızca – muhtemelen sesinin kulağa böyle gelmesi için çok uğraşarak – ve mikroskobu bana itti. Kağıda dokunmayıp benim cevabı yazmamı bekledi. Kontrol ettim – yine doğruydu.
    Böyle bitirdik, birkaç kelime konuşup birbirimizin gözleriyle buluşmadan. Bitiren tek çifttik – diğerleri deneyle ilgili zorluk yaşıyordu. Mike Newton ise odaklanma konusunda problem yaşıyor gibi görünüyordu – beni ve Bella'yı izlemeye çalışıyordu.
    Keşke gittiği yerde kalsaydı, diye düşündü Mike beni gözetleyerek. Hmm, ilginç. Oğlanın bana karşı kötü hisler beslediğinin farkına varmamıştım. Bu yeni bir gelişmeydi, yaklaşık olarak kızın gelişi kadar. Daha da ilginci, şaşırarak, bu hissin karşılıklı olduğunu fark etmiştim.
    Tekrar kıza baktım, sıradan, tehditsiz ortaya çıkışına karşın, hayatıma darbe vuruyor olması beni sersemletti.
    Mike'ın ne hakkında konuşup durduğunu anlamadığımdan değildi. Aslında oldukça güzeldi… alışılmadık bir şekilde. Güzel olmaktan da iyisi, yüzü ilginçti. Pek simetrik değildi – dar çenesi geniş elmacık kemikleriyle dengeli değildi; rengi ölçüsüzdü – teni ve saçı, açık-koyu tezatı oluşturuyordu; ve sonra gözleri vardı, sessiz sırlarla dolu gözler…
    Aniden benimkileri delmeye başlayan gözler.
    O sırlardan birini tahmin etmeye çalışarak ben de ona baktım.
    "Lens mi taktın?" diye sordu aniden.
    Ne kadar garip bir soru. "Hayır." Görüşümü geliştirme fikrine neredeyse gülümsedim.
    "Ah," diye mırıldandı. "Gözlerinle ilgili bir değişiklik olduğunu düşünmüştüm."
    Bugün sırları açığa çıkarmaya çalışan tek kişi olmadığımı anladığımda aniden tekrar soğuk hissettim.

    Omuz silktim ve öğretmenin dolaştığı yere doğru baktım. Tabii ki son baktığından beri gözlerimde bir değişiklik vardı. Kendimi bugünün işkencesine, ayartısına hazırlamak için, bütün haftasonumu avlanarak geçirmiştim, susuzluğumu mümkün olduğunca gidermiş, gerçekten abartmıştım. Kendimi hayvanların kanıyla doldurmuştum; ama etrafındaki havada yüzen aşırı lezzetle yüzleşmekte pek bir değişiklik yaratmamıştı. Ona en son baktığımda, gözlerim susuzlukla simsiyahtı. Şimdi, vücudum kan içinde yüzerken, sıcak bir altın rengindeydiler. Susuzluğumu söndürmede aşırıya kaçtığım girişimim sayesinde açık kehribardılar.
    Başka bir hata. Eğer sorusunda ne kastettiğini görmüş olsaydım, ona sadece evet diyebilirdim.
    İki yıldır, bu okulda insanların yanına oturmuştum ve o, beni göz rengimdeki değişimi fark edecek kadar dikkatle inceleyen ilk kişiydi. Diğerleri, ailemin güzelliğine hayran kalırken, bakışlarına karşılık verdiğimizde çabucak aşağı bakarlardı. Anlamamak için, görünüşümüzün detaylarını içgüdüsel bir çabayla bloke ederlerdi. Görmezden gelmek insan zihni için mutluluktu.
    Niye çok fazla şey gören, bu kız olmak zorundaydı?
    Bay Banner masamıza yaklaştı. Getirdiği temiz hava dalgasını, Bella'nın kokusuyla karışmadan önce minnettarlıkla içime çektim.
    "Yani Edward," dedi cevaplarımıza bakarak, "Isabella'nın mikroskoba bakmak için bir şansı olması gerektiğini düşünmedin mi?"
    "Bella." diye düzelttim onu refleks olarak. "Aslında, beş taneden üçünü o tanımladı."
    Bay Banner'ın düşünceleri, kıza dönerken şüpheliydi. "Bu deneyi daha önce yaptın mı?"
    Kendimi kaptırmış halde, gülümser ve hafifçe utanmış gözükürken onu izledim.
    "Soğan köküyle değil."
    "Balık embriyosuyla mı?"
    "Evet."
    Bu onu şaşırttı. Bugünün deneyi ileri bir programdan aldığı bir şeydi. Kıza düşünceli şekilde başını salladı. "Phoenix'de ilerlemiş bir programda mıydın?"
    "Evet."
    İleriydi o zaman, bir insana göre zekiydi. Bu beni şaşırtmadı.
    "Pekala," dedi Bay Banner dudaklarını büzerek. "Sanırım ikinizin labaratuar partneri olmanız iyi." Döndü ve söylenerek uzaklaştı. "Bu sayede diğer çocukların kendileri için bir şey öğrenme şansı olabilir." Kızın bunu duyabildiğinden şüpheliydim. Dosyasına tekrar spiraller karalamaya başladı.
    Bir saatte iki hata çok fazlaydı. Benim tarafımda çok zayıf bir gösteriydi. Kızın benim hakkında ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim olmasa da – ne kadar korkuyor, ne kadar şüpheleniyor? – onu benimle ilgili yeni bir izlenimle bırakmak için daha çok çabalamam gerektiğini biliyordum. Vahşi son karşılaşmamızla ilgili anıları daha iyi bastırmalıydım.
    "Karın durması çok kötü oldu, değil mi?" dedim bir düzine öğrencinin konuştuğunu çoktan duyduğum küçük diyaloğu tekrarlayarak. Sıkıcı, standart bir konu. Hava – her zaman güvenli.
    Bana gözlerinde açık bir şüpheyle baktı – çok normal sözlerime anormal bir tepki. "Pek değil." dedi beni tekrar şaşırtarak.
    Konuşmayı bayat yollara sürdüm. Çok daha güneşli, sıcak bir yerden geliyordu – teni beyazlığına rağmen bunu bir şekilde yansıtıyordu – ve soğuk onu mutlaka rahatsız ediyor olmalıydı. Benim buz gibi dokunuşum kesinlikle etmişti.
    "Soğuğu sevmiyorsun." diye tahmin yürüttüm.
    "Ya da ıslağı."
    "Forks senin için yaşaması zor bir yer olmalı." Belki de buraya gelmemeliydin, diye eklemek istedim. Belki de ait olduğun yere geri gitmelisin.
    Bunu istediğimden emin değildim gerçi. Kanının kokusunu her zaman hatırlayacaktım – onu er ya da geç takip etmeyeceğimin bir garantisi var mıydı? Ayrıca, eğer giderse zihni her zaman bir gizem olacaktı. Değişmez, daima rahatsız edici bir muamma.
    "Hem de nasıl." dedi alçak bir sesle.
    Cevapları hiçbir zaman benim beklediklerim değildi. Daha çok soru sormak istememe neden oluyorlardı.
    "Niye buraya geldin o zaman?" diye sordum ve sesimin birdenbire çok suçlayıcı olduğunun, diyalog için yeterinde sıradan olmadığının farkına vardım. Soru kaba ve meraklı çıkmıştı.
    "Bu… karışık."
    Büyük gözlerini kırpıştırdı, konuyu orada bıraktı ve ben neredeyse meraktan patlayacaktım – merak boğazımdaki susuzluk kadar sıcak bir şekilde beni yaktı. Aslında, nefes almanın biraz daha kolaylaştığını; ıstırabın onu tanıdıkça daha katlanılır hale geldiğini fark ettim.
    "Sanırım anlayabilirim." diye ısrar ettim. Belki genel nezaket, ben sormak için yeterince kaba oldukça, onun sorularımı cevaplamaya devam etmesini sağlayabilirdi.
    Sessizce ellerine baktı. Bu beni sabırsızlandırdı; elimi çenesinin altına koyup kafasını kaldırmak istedim, gözlerini okuyabilmek için; ama onun tenine tekrar dokunmak aptalca – tehlikeli – olurdu.
    Aniden yukarı baktı. Gözlerindeki duyguları görebilmek bir rahatlıktı. Aceleyle konuştu.
    "Annem tekrar evlendi."
    Ah, bu yeterince insancaydı, anlaması kolaydı. Duru gözlerinden üzüntü geçti.
    "Bu o kadar karmaşık gözükmüyor." dedim. Sesim çaba sarf etmeden nazik çıkmıştı. Üzüntüsü beni garip bir şekilde aciz bırakmıştı, ona daha iyi hissettirmek için yapabileceğim bir şey olmasını diliyordum. Garip bir dürtü. "Bu ne zaman oldu?"
    "Geçen eylül." Derin bir nefes aldı. Sıcak soluğu yüzümü okşarken nefesimi tuttum.
    "Ve sen onu sevmiyorsun." diye tahmin ettim, daha çok bilgi alabilmek için uğraşarak.
    "Hayır, Phil iyidir." dedi sanımı düzelterek. Dudaklarının kenarında bir gülümseme izi vardı. "Çok genç belki; ama yeterince iyi."
    Bu benim kafamda kurduğum senaryoya uymuyordu.
    "Niye onlarla kalmadın o zaman?" dedim, sesim biraz fazla meraklı çıkmıştı. İşine burnumu sokuyorum gibi gözüküyordu, ki öyle yapıyordum itiraf etmek gerekirse.
    "Phil sık sık seyahat eder. Geçimini futboldan sağlıyor." Küçük gülümsemesi büyüdü; bu kariyer seçimi onu eğlendirmişti.
    Elimde olmadan ben de gülümsedim. Onu rahat ettirmeye çalışmıyordum. Gülümsemesi sadece benim de gülümsememi sağlamıştı.
    "İsmini duydum mu?"
    "Muhtemelen hayır. Pek iyi oynamaz." Başka bir gülümseme. "İkinci ligde oynuyor. Çok seyahat etmesi gerekiyor."
    O anda, yeni bir senaryo hayal ediyordum.
    "Ve annen onunla seyahat edebilmek için seni buraya yolladı." dedim. Tahminler, ondan soruların aldığından daha çok bilgi alıyordu. Tekrar işe yaradı. Yüz ifadesi birdenbire inatçılaştı.
    "Hayır, beni o göndermedi." dedi. Sesi sertti. Tahminim onu üzmüştü; ama nasıl olduğunu pek göremiyordum. "Ben kendimi gönderdim."
    Neyi kastettiğini ya da gücenmesinin sebebini tahmin edemedim. Tamamen geri kalmıştım.
    O yüzden pes ettim. O diğer insanlar gibi değildi. Belki de düşüncelerinin sessizliği ve kokusu onunla ilgili tek alışılmadık şeyler değildi.
    "Anlamadım." diye itiraf ettim, kabul etmek zorunda olmaktan nefret ederek.
    İçini çekti ve gözlerime normal insanların katlanabileceğinden uzun bir süre baktı.
    "İlk başta benimle kaldı; ama onu özlüyordu." dedi yavaşça, sesi her kelimeyle gittikçe daha ümitsizleşiyordu. "Bu onu mutsuz etti… o yüzden ben de Charlie'yle biraz zaman geçirmenin vaktinin geldiğine karar verdim."
    Kaşlarının arasındaki buruşukluk derinleşti.
    "Ama şimdi sen mutsuzsun." diye mırıldandım. Tepkilerini öğrenebilme umuduyla, hipotezlerimi sesli söylemekten kendimi alamıyordum. Bu seferki pek uzak değildi.
    "Ve?" dedi, sanki bu üzerinde düşünülmeyecek bir şeymiş gibi.
    Ruhunda bir an için ilk defa bir şey gördüğümü hissederek gözlerine bakmaya devam ettim. İnsanların çoğunluğunun aksine, kendi ihtiyaçları listenin çok altlarındaydı.
    Özveriliydi.
    Bunu gördüğümde, bu sessiz zihnin içinde saklanan kişinin gizemi biraz zayıflamaya başladı.
    "Bu adil gözükmüyor." dedim. Sıradan gözükmeye, merakımın yoğunluğunu saklamaya çalışarak omuzlarımı silktim.
    Güldü; ama sesinde eğlence yoktu. "Kimse sana söylemedi mi? Hayat adil değildir."
    Sözlerine gülmek istedim; ama ben de gerçekten eğlenmemiştim. Hayatın adaletsizliğiyle ilgili biraz bilgim vardı. "Sanırım bunu daha önce bir yerlerde duymuştum."
    Kafası karışmış görünerek bana baktı. Gözleri hızla uzağa gitti ve sonra tekrar benim gözlerimle buluştu.
    "İşte bu kadar." dedi bana.
    Ama ben bu konuşmayı bitirmeye hazır değildim. Kaşlarının arasındaki, kederinin kalıntısı olan o küçük V, beni rahatsız ediyordu. Parmaklarımın ucuyla onu düzleştirmek istedim; ama tabii ki, ona dokunamazdım. Pek çok yönden tehlikeliydi.
    "İyi bir oyun çıkardın." dedim yavaşça, hala bir sonraki tezimi düşünerek. "Ama bahse girerim ki, insanların görmesine izin verdiğinden çok daha fazla acı çekiyorsun."
    Gözlerini kısıp, dudaklarını bükerek yüzünü buruşturdu ve sınıfın önüne baktı. Doğru tahmin ettiğimde sevinmiyordu. Sıradan bir mağdur değildi – acısına izleyici istemiyordu.
    "Haksız mıyım?"
    Hafifçe irkildi; ama beni duymamış gibi yaptı.
    Bu gülümsememe neden oldu. "Ben de öyle düşünmüştüm."
    "Seni niye ilgilendiriyor ki?" diye sordu hala uzağa bakarak.
    "Bu çok güzel bir soru." diye itiraf ettim, daha çok kendime cevap vererek.
    Sezgileri benimkinden iyiydi – ben kenarlarda bocalar, ipuçlarını körü körüne incelerken, o direkt özü görüyordu. Onun son derece insanca olan hayatının ayrıntıları beni ilgilendirmemeliydi. Onun ne düşündüğünü umursamak yanlıştı. Ailemi şüphelerden korumanın ötesinde, insan düşünceleri önemli değildi.
    Kız iç çekti ve sınıfın önüne doğru ters ters baktı. Sinirlenmiş ifadesiyle ilgili bir şey gülünçtü. Bütün bu durum, bütün konuşma gülünçtü. Kimse benden dolayı bu kızın içinde olduğu kadar büyük bir tehlikede olmamıştı – her an, diyalogla gülünç bir şekilde meşgul olduğum için dikkatim dağılabilir, burnumdan nefes alabilir ve kendimi durduramadan ona saldırabilirdim – ve o ben sorusuna cevap vermediğim için sinirlenmişti.
    "Seni rahatsız mı ediyorum?" diye sordum bunun saçmalığına gülümseyerek.
    Bana hızlıca baktı ve gözleri bakışımla kapana kısılmış biri göründü.
    "Tam olarak değil," dedi. "Daha çok kendimden rahatsız oluyorum. Yüzümü okumak çok kolay – annem bana her zaman ‘açık kitabım' der."
    Canı sıkılarak kaşlarını çattı.
    Ona hayretle baktım. Üzülmesinin sebebi onun içini çok kolayca gördüğümü düşünmesiydi. Ne garip. Birini anlamak için hiç bu kadar çok çaba sarf etmemiştim hayatım boyunca – ya da varlığım boyunca, zira hayat pek de doğru kelime değildi. Benim hakikaten bir hayatım yoktu.
    "Aksine," dedim garip bir şekilde… ihtiyatla, sanki göremediğim gizli bir tehlike varmış gibi. Aniden sınırdaydım, önsezi beni endişelendiriyordu. "Bence sen okunması zor birisin."
    "O zaman sen iyi bir okuyucu olmalısın," dedi, tahmini yine tam hedeften doğruydu.
    "Genellikle." diye katıldım.
    Sonra dudaklarımı arkasındaki keskin dişleri göstermelerine izin verip geriye doğru çekerek ona genişçe gülümsedim.
    Bu aptalcaydı; ama aniden, beklenmedik bir şekilde ona bir uyarı vermek için çaresizdim. Vücudu bana öncekinden daha yakındı, konuşma boyunca bilinçsizce bana doğru yönelmişti. İnsanlığın kalanını korkutmaya yeterli olan küçük işaretler onun üzerine çalışıyor gibi görünmüyordu. Niye dehşetle benden geri kaçmıyordu? Şüphesiz karanlık yanımı tehlikeyi anlayacak kadar görmüştü.
    Uyarımın istediğim etkiyi yapıp yapmadığını göremedim. Bay Banner sınıfın dikkatini istedi ve o benden hemen uzağa döndü. Kesintiden biraz rahatlamış görünüyordu, o zaman belki de bilinçsizce anlamıştı.
    Anlamış olduğunu umdum.
    Engellemek istesem bile içimde büyüyen büyük merakı tanıdım. Bella Swan'ı ilginç bulmayı göze alamazdım, ya da daha doğrusu, o bunu göze alamazdı. Şimdiden, onunla başka bir konuşma şansı için heyecanlıydım. Annesiyle, buraya gelmeden önceki hayatıyla, babası ile olan ilişkisiyle ilgili daha çok şey öğrenmek istiyordum. Karakterini daha çok ortaya çıkaracak her anlamsız ayrıntıyı… ama onunla geçirdiğim her saniye bir hataydı, onun almaması gereken bir risk.
    Dalgınlıkla, gür saçını tam da ben kendime başka bir nefes için izin verdiğim sırada arkaya attı. Kokusunun özellikle yoğun bir dalgası boğazımın arkasına darbe indirdi.
    İlk günkü gibiydi – harap edici mermi gibi. Yakıcı susuzluğun acısı başımı döndürdü. Kendimi sırada tutabilmek için yine masayı kavramam gerekti. Bu sefer biraz daha kontrollüydüm, en azından hiçbir şey kırmadım. İçimdeki canavar homurdandı; ama acımdan memnun kalmadı. Çok sıkı bağlıydı. Şu anda.
    Nefes almayı tamamen bıraktım ve kızdan uzaklaşabildiğim kadar uzaklaştım.
    Hayır, onu büyüleyici bulmayı göze alamazdım. Onu ne kadar ilginç bulursam, öldürme ihtimalim o kadar artardı. Bugün, çoktan iki küçük hata yapmıştım. Üçüncü bir tane daha yapar mıydım, küçük olmayan hatayı?
    Zil çalar çalmaz, sınıftan dışarı fırladım – muhtemelen ders boyunca yarım şekilde verdiğim kibar izlenimi yok ederek. Tekrar, dışarıdaki iyileştici, temiz ve ıslak havayı içime çektim. Kız ile arama mümkün olduğunca daha çok mesafe koymak için acele ettim.
    Emmett beni İspanyolca sınıfınının kapısında beklemişti. Vahşi ifademi bir an inceledi.
    Nasıl gitti? diye merak etti ihtiyatla.
    "Kimse ölmedi." dedim mırıldanarak.
    Sanırım bu da bir şey. Alice'in sonlarda dersi astığını gördüğümde düşündüm ki…
    Sınıfa yürürken kafasındaki kısa zaman öncesine ait, son sınıfının açık kapısından gördüğü anıyı izledim: Alice hızla ve boş bir yüzle fen binasına doğru hızla yürüyordu. Hatırladığı, kalkıp ona katılma isteğini hissettim ve sonra kalma kararını. Eğer Alice onun yardımını isteseydi, söylerdi…
    Sırama çökerken gözlerimi dehşet ve tiksinmeyle kapattım. "Bu kadar yakın olduğunu anlamamıştım. Yapacağımı düşünmemiştim… Bu kadar kötü olduğunu görmemiştim." dedim fısıldayarak.
    Değildi, diye güvence verdi bana. Kimse ölmedi değil mi?
    "Doğru." dedim dişlerimin arasından. "Bu sefer değil."
    Belki gittikçe kolaylaşır.
    "Tabii."
    Ya da belki onu öldürürsün. Omuz silkti. İşleri eline yüzüne bulaştıran ilk kişi olmazsın. Kimse seni çok sertçe yargılamaz. Bazen bir insan sadece çok güzel kokar. Bu kadar uzun dayanabilmenden etkilendim.
    "Yardımcı olmuyorsun Emmett."
    Kızı öldüreceğimi, bunun bir şekilde kaçınılmaz olduğunu kabul edişinden dehşete düştüm. Çok güzel kokması onun suçu muydu?
    Bana olduğunu biliyorum…, anılarına döndü, beni kendiyle beraber yarım yüzyıl geriye, orta yaşlı bir kadının elma ağaçları arasına gerili ipten kuru çamaşırlarını topladığı loş bir taşra sokağına götürdü. Elmaların kokusu havada yoğundu – hasat zamanı geçmişti ve atılmış meyveler yere yayılmıştı, çürükleri kokularını yoğun bulutlar halinde salıyordu. Taze biçilen kuru ot kokusu, bu kokunun arkaplanındaydı, bir karışım. Yolu yürüdü, kadının hiçbir şekilde farkında olmayarak, Rosalie için bir iş yaparken. Gökyüzü yukarıda mor, batı ağaçlarının üstünde turuncuydu. Kıvrımlı yolda yürümeye devam etti ve bu akşamı hatırlamak için hiçbir sebep yok gibi göründü, ani bir akşam esintisinin beyaz çarşafları yelken gibi uçurup, kadının kokusunu Emmett'in yüzüne göndermesi dışında.
    "Ah." diye inledim sessizce. Sanki kendi hatırladığım susuzluk yeterli değilmiş gibi.
    Biliyorum. Yarım saniye sürmedi. Karşı koymayı düşünmedim bile.
    Anısı katlanabileceğimden çok daha açıktı.
    Ayaklarımın üzerine zıpladım, dişlerim çeliği kesecek kadar sert kilitlenmişti.
    "Esta bien, Edward?" diye sordu Senora Goff, ani hareketimden şaşkınlığa uğrayarak. İfademi onun zihninde görebiliyordum ve yüzümün iyi olmaktan çok uzak olduğunu biliyordum.
    "Me perdona." diye mırıldandım kapıdan dışarı fırlarken.
    "Emmett – por favor, puedas tu ayuda a tu hermano?" diye sordu.
    "Tabii," dediğini duydum Emmett'in ve sonra tam benim arkamdaydı.
    Binanın uzak tarafına kadar beni takip etti ve yakalayıp elini omzuma koydu.
    Elini gereksiz kuvvetle ittim. Bu, bir insan elindeki kemikleri kırardı ve onlara bağlı kol kemiklerini.
    "Özür dilerim Edward."
    "Biliyorum." Havayı derin derin içime çektim, kafamı ve ciğerlerimi temizlemeye çalıştım.
    "O kadar kötü mü?" diye sordu anısındaki kokuyu düşünmemeye çalışıp, pek başarılı olamayarak.
    "Daha kötü Emmett, daha kötü."
    Bir anlığına sessizdi.
    Belki…
    "Hayır, daha iyi olmaz. Sınıfa dön Emmett. Yalnız kalmak istiyorum."
    Başka bir söz söylemeden ya da düşünmeden döndü ve hızlıca uzaklaştı. İspanyolca öğretmenine hasta olduğumu ya da dersi astığımı ya da tehlikeli şekilde kontrolden çıkmış bir vampir olduğumu söyleyecekti. Mazereti gerçekten fark eder miydi? Belki geri dönmeyecektim, belki gitmek zorunda kalacaktım.
    Tekrar arabama gittim, okulun bitmesini beklemek için. Saklanmak için. Yine.
    Zamanı kararlar vermekle ya da çözümümü desteklemekle harcamalıydım; ama tıpkı bir bağımlı gibi , kendimi okul binalarından gelen düşünceleri dinlerken buldum. Aşina sesler ileri çıktı; ama o anda Alice'in gelecek görüşlerini ya da Rosalie'nin şikayetlerini dinlemek istemiyordum. Jessica'yı kolayca buldum; ama kız onunla değildi, o yüzden aramaya devam ettim. Mike Newton'un düşünceleri dikkatimi çekti ve sonunda onunla bağlantı kurabildim. Mike mutsuzdu, çünkü bugün Biyoloji'de Bella'yla konuşmuştum. Kafasındna konuyu açtığında kızın verdiği cevabı tekrar geçiriyordu.
    Onun burada kimseyle bir kelimeden fazla konuştuğunu görmemiştim. Tabii ki, Bella'yı ilginç bulmaya karar verdi. Ona bakışını hiç beğenmiyorum; ama Bella onun hakkında pek heyecanlı gözükmüyordu. Ne söylemişti? "Geçen pazartesi nesi olduğunu merak ettim." Onun gibi bir şey. Umrundaymış gibi gözükmemişti. Pek konuşma olmuş olamaz…
    Kendini karamsarlığından o şekilde kurtardı, Bella'nın benimle olan diyaloğuyla ilgilenmediği fikriyle neşelendi. Bu beni kabul edilebilir düzeyin bayağı üzerinde rahatsız etti, o yüzden onu dinlemeyi bıraktım.
    Müzik setine sert bir müzik CD'si taktım ve diğer sesleri boğana kadar sesini açtım. Kendimi Mike Newton'ın düşüncelerine geri dönmekten, kızı gözetlemekten alıkoymak için çok fazla odaklanmam gerekti.
    Saat bitmek üzereyken birkaç kere hile yaptım. Gözetlemek değil, diye ikna etmeye çalıştım kendimi. Ne zaman beden dersinden çıkacağını, ne zaman park yerinde olacağını bilmem gerekiyordu. Beni hazırlıksız yakalamasını istemiyordum.
    Öğrenciler spor salonunun kapılarından çıkmaya başladığında, neden yaptığımdan emin olmayarak arabadan dışarı çıktım. Yağmur hafifti – saçımı yavaşça ıslatmaya başladığında görmezden geldim.
    Onun beni burada görmesini mi istiyordum? Gelip benimle konuşmasını mı umuyordum? Ben ne yapıyordum?
    Davranışımın yanlış olduğunu bilerek kendimi arabaya geri girmek için ikna etmeye çalışmama rağmen, hareket etmedim. Kollarımı göğsümde kavuşturdum ve onun, dudakları kenarlarından aşağıya inmiş bir halde bana doğru yavaşça yürümesini izlerken hafifçe nefes aldım. Bana bakmadı. Birkaç kere yüzünü buruşturarak bulutları, sanki onu gücendirmişler gibi izledi.
    Yanımdan geçmek zorunda kalmadan arabasına ulaştığında hayal kırıklığına uğradım. Benimle konuşur muydu? Ben onunla konuşur muydum?
    Soluk kırmızı bir Chevy kamyonete bindi, paslanmış, babasından daha yaşlı dev bir canavar. Motoru çalıştırmasını izledim – eski motor park yerindeki diğer araçlardan daha yüksek sesle kükredi – ve sonra ellerini ısıtıcının önüne uzattı. Soğuk onun için rahatsız ediciydi – sevmiyordu. Parmaklarıyla saçlarını ayırdı, buklelerini, sanki onları kurutmak istiyormuş gibi sıcak hava dalgasına doğru getirdi. Kamyonetin içinin nasıl kokacağını hayal ettim ve sonra hızlıca bu düşünceyi bastırdım.
    Geri gitmeye hazırlanırken etrafına göz gezdirdi ve sonunda yönüme doğru döndü. Bana sadece yarım saniye boyunca baktı, gözlerini kaçırıp kamyoneti geriye doğru sürmeden önce gözlerinde okyuabildiğim tek şey şaşkınlıktı. Ve sonra yine durdu, kamyonetin arkası Eric Teague'ı santimlerle sıyırdı.
    Ağzı üzüntüyle açılarak dikiz aynasından baktı. Diğer araba arkasından geçtiğinde, bütün kör noktaları iki kere kontrol etti ve park yerinden o kadar dikkatle çıktı ki sırıtmama neden oldu. Sanki eski kamyonetinin içinde tehlikeli olduğunu düşünüyormuş gibiydi.
    Bella Swan'ın ne sürüyor olursa olsun, herhangi birine tehlikeli olması düşüncesi, kız önüne bakarak önümden geçtiğinde beni kahkahalarla güldürdü.

    Bir ülkenin geleceği mühendislerinin becerisi ile sınırlıdır..!
    Taklitlerimden ve WebKutlu.Com taklitlerinden sakının

  3. #3
    By.Kutlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Status
    Offline
    Patron
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    8.123
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Cevap: Midnight Sun - Gece Yarısı Güneşi Kitap Özeti (İlk 12 bölüm)

    Midnight Sun Kitabı 3.bölüm (olağanüstü olay )

    Aslında susamamıştım; ama o gece tekrar avlanmaya karar verdim. Küçük bir önlem, yetersiz olacağını bilmeme rağmen.
    Carlisle benimle geldi; Denali'den döndüğümden beri hiç yalnız kalmamıştık. Kara ormanda beraber koşarken, onun geçen haftaki acele vedayı düşündüğünü duydum.
    Anısında, yüz hatlarımın çaresizlikle kıvrandığını gördüm. Şaşkınlığını ve ani endişesini hissettim.
    "Edward?"
    "Gitmeliyim Carlise. Gitmek zorundayım, şimdi."
    "Ne oldu?"
    "Hiçbir şey. Henüz. Ama olacak, eğer kalırsam."
    Koluma uzanmıştı. Elinden çekindiğimde onu nasıl incittiğini hissettim.
    "Anlamıyorum."
    "Sen hiç… hiçbir zaman…"
    Kendimi derin bir nefes alırken izledim, derin endişesinden doğru gözlerimdeki vahşi ışığı gördüm.
    "Hiç sana diğerlerinden daha güzel kokan biri oldu mu? Çok daha güzel?
    "Ah."
    Anladığını gördüğümde, yüzüm utançla düşmüştü. Bana dokunmak için uzanmış, tekrar geri çekilmemi görmezden gelerek sol elini omzuma koymuştu.
    "Direnmek için yapman gerekeni yap oğlum. Seni özleyeceğim. İşte, benim arabamı al. O daha hızlı."
    Şimdi, o zaman beni göndererek doğru şeyi yapıp yapmadığını merak ediyordu. Güvensizliğiyle beni incitip inditmediğini.
    "Hayır." diye fısıldadım koşarken. "İhtiyacım olan şey oydu. Eğer kalmamı söylesedin, güvenine kolaylıkla ihanet edebilirdim."
    "Acı çektiğin için üzgünüm Edward; ama Swan kızını hayatta tutabilmek için yapman gerekeni yapmalısın. Tekrar gitmemiz gerekse bile."
    "Biliyorum, biliyorum."
    "Niye geri geldin? Burada olmandan mutlu olduğumu biliyorsun; ama eğer çok zorsa…"
    "Ödlek gibi hissetmeyi sevmiyorum." diye itiraf ettim.
    Yavaşladık – karanlığın içinde tempolu koşuyorduk.
    "Onu tehlikeye atmaktan daha iyidir. Bir ya da iki sene sonra gitmiş olacak."
    "Haklısın, bunu biliyorum." Aksine, kelimeleri beni sadece kalmaya daha istekli hale getirdi. Kız bir ya da iki sene içinde gidecekti…
    Carlisle koşmayı bıraktı ve ben de onunla birlikte durdum; ifademi incelemek için döndü.
    Ama kaçmayacaksın değil mi?
    Başımı eğdim.
    Gurur mu Edward? Bunda utanılacak hiçbir şey -
    "Hayır, beni burada tutan gurur değil. Şimdi değil."
    Gidecek yerin olmaması mı?
    Kısaca güldüm. "Hayır. Bu beni durdurmazdı, eğer kendimi gönderebilseydim."
    "Seninle geliriz tabii ki, eğer ihtiyacın olan buysa. Sadece sorman gerekli. Sen kalanı için şikayet etmeden taşındın. Sana bunu çok görmezler."
    Kaşımı kaldırdım.
    Güldü. "Evet, Rosalie görebilir; ama sana borcu var. Zaten şimdi ayrılmamız bir hayat sonlandıktan sonra gitmemizden daha iyi, hiç hasar vermeden." Sona doğru bütün mizah gitmişti.
    Kelimelerinden irkildim.
    "Evet." diye katıldım. Sesim boğuk çıktı.
    Ama gitmiyorsun?
    İç çektim. "Gitmeliyim."
    "Seni burada tutan ne Edward? Anlayamıyorum…"
    "Açıklayıp açıklayamayacağımı bilmiyorum." Kendime bile. Hiçbir mana çıkartamıyordum.
    Uzun bir süre yüz ifademi ölçtü.
    Hayır, anlayamıyorum; ama eğer sitersen mahremiyetine saygı duyarım.
    "Teşekkürler. Bu çok cömertçe, benim kimseye mahremiyet vermediğimi düşünürsek." Bir istisna dışında… ve onu bu özellikten mahrum bırakabilmek için elimden geleni yapıyordum değil mi?
    Hepimizin acayiplikleri var. Tekrar güldü. Başlayalım mı?
    Küçük bir geyik sürüsünün kokusunu yakalamıştı. Çok fazla istek duymak zordu, en iyi şartlar altında bile, ağız sulandırıcı bir aroma değildi. Şu anda, kızın kanının anısı zihnimdeyken, koku aslında midemi bulandırıyordu.
    İç çektim. "Başlayalım." deyip kabul ettim, boğazımdan daha fazla kan geçmesinin çok az yardım edeceğini bilmeme rağmen.
    İkimiz de avlanmak üzere çömeldik ve çekici olmayan kokunun bizi sessizce ileri götürmesine izin verdik.



    Eve döndüğümüzde daha soğuktu. Eriyen kar donmuştu; sanki ince bir tabaka cam her şeyi kaplamış gibiydi – her çam iğnesini, her eğreltiotu yaprağını, her çimi buz tutmuştu.
    Carlisle hastanedeki erken mesaisi için giyinmeye gittiğinde, nehrin kıyısında kalıp güneşin doğmasını bekledim. Tükettiğim kan miktarı nedeniyle neredeyse şişmiş hissediyordum; ama kızın yanına tekrar oturduğumda bunun çok az şey ifade edeceğini biliyordum.
    Üzerine oturduğum taş kadar soğuk ve hareketsiz halde buzlu kıyının yanında akan karanlık suyu izledim.
    Carlisle haklıydı. Forks'tan ayrılmalıydım. Yokluğumu açıklamak için bir öykü yayabilirlerdi. Avrupa'da yatılı okul. Uzak akrabaları ziyaret. Ergen kaçak. Hikayenin bir önemi yoktu. Kimse çok derin sorgulamazdı.
    Sadece bir ya da iki yıl ve sonra kız kaybolacaktı. Hayatına devam edecekti – devam edeceği bir hayatı olacaktı. Bir yerlerde üniversiteye gidecek, yaşlanacak, bir kariyere başlayacak, belki de biriyle evlenecekti. Bunu resmedebiliyordum – kızı, beyazlar içinde, kolu babasınınkinde, ölçülü adımlarla yürürken görebiliyordum.
    Garipti, bu görüntünün bana verdiği acı. Anlayamıyordum. Benim asla sahip olamayacağım bir geleceği olduğu için onu kıskanıyor muydum? Bu mantıklı gelmiyordu. Etrafımdaki insanların her birinin önünde aynı potansiyel vardı – bir hayat – ve ben onlara imrenmeyi nadiren bırakıyordum.
    Onu geleceğine bırakmalıydım, hayatını riske atmayı kesmeliydim. Doğru olan buydu. Carlisle her zaman doğru yolu seçerdi. Şimdi onu dinlemeliydim.
    Güneş bulutların arkasında doğru ve zayıf ışık donmuş bütün camı parıldattı.
    Bir gün daha, diye karar verdim. Onu bir kere daha görecektim. Bunun üstesinden gelebilirdim. Belki kararlaştırılmış gidişimden bahseder, hikayeyi yaratırdım.
    Bu zor olacaktı; şimdiden bana kalmak için mazeretler düşündüren kuvvetli isteksizliği hissedebiliyordum – mühleti uzatmak için, iki gün, üç, dört… ama doğru olanı yapacaktım. Carlisle'ın öğüdüne güvenebileceğimi biliyordum, kendi başıma doğru kararı verebilmek için çok çekişme içinde olduğumu da.
    Çok çekişme içinde. Bu isteksizliğin ne kadarı saplantı haline gelmiş merakımdan, ne kadarı tatmin olmamış susuzluğumdan geliyordu?
    Okula gitmeden üzerimi değiştirmek için eve girdim.
    Alice üçüncü katın kenarında, en üst basamakta oturmuş beni bekliyordu.
    Yine gidiyorsun , diye suçladı.
    İç çektim ve başımı salladım.
    Bu sefer nereye gittiğini göremiyorum.
    "Henüz nereye gideceğimi bilmiyorum." dedim fısıldayarak.
    Kalmanı istiyorum .
    Kafamı iki yana salladım.
    Belki Jazz ile ben seninle geliriz?
    "Eğer onları gözetmek için burada olmazsam sana daha çok ihtiyaçları olacak. Ayrıca Esme'yi düşün, ailesinin yarısını ondan bir hamlede alır mısın?"
    Onu çok üzeceksin .
    "Biliyorum. İşte bu yüzden sizin kalmanız gerekli."
    Senin burada olmanla aynı değil, bunu sen de biliyorsun.
    "Evet; ama doğru olanı yapmak zorundayım."
    Pek çok doğru ve pek çok yanlış yol var gerçi, değil mi?
    Kısa bir anlığına garip görüşlerinden birine sürüklenmişti; belirsiz görüntüler gelip geçer ve dönerken onunla birlikte izledim. Kendimi anlam veremediğim garip gölgelerin arasında gördüm – sisli, kesin olmayan şekiller. Sonra, aniden tenim küçük, açık bir çayırlıkta, parlak gün ışığında parıldıyordu. Burası bildiğim bir yerdi.Çayırlıkta benimle birlikte bir figür vardı; ama yine, belirsizdi, tanınacak kadar orada değildi. Görüntüler, milyonlarca küçük seçim geleceği tekrar düzenlerken titredi ve kayboldu.
    "Pek bir şey yakalayamadım." dedim Alice'e, görüşleri karardığında.
    Ben de. Geleceğin o kadar çok değişiyor ki, hiçbirine yetişemiyorum; ama sanırım…
    Durakladı ve benimle ilgili yakın zamanlı başka görüşlerini kafasından geçirdi. Hepsi aynıydı – bulanık ve belirsiz.
    "Sanırım bir şey değişiyor gerçi" dedi sesli olarak. "Hayatın bir dönüm noktasında gibi görünüyor."
    Vahşice güldüm. "Karnavallardaki sahte çingeneler gibi konuştuğunun farkındasın değil mi?"
    Bana dil çıkardı.
    "Bugün sorun yok ama, değil mi?" dedim, sesim aniden kaygılıydı.
    "Kimseyi öldürdüğünü görmüyorum." diye temin etti beni.
    "Teşekkürler Alice."
    "Git giyin. Ben hiçbir şey söylemeyeceğim – sen hazır olduğun zaman diğerlerine söylersin."
    Ayağa kalktı ve merdivenlerden aşağı ok gibi fırladı, omuzları biraz kamburlaşmıştı. Seni özleyeceğim. Gerçekten.
    Evet, ben de onu gerçekten özleyecektim.



    Okula sessizlik içinde gittik. Jasper Alice'in bir şeye üzüldüğünü söyleyebilirdi; ama eğer konuşmak isteseydi çoktan anlatacağını biliyordu. Emmett ile Rosalie hiçbir şeyin farkında değillerdi, anlarından birini yaşıyor, birbirlerinin gözlerine hayranlıkla bakıyorlardı – dışarıdan izlendiğinde oldukça tiksinçti. Hepimiz birbirlerine nasıl çılgınca aşık olduklarının farkındaydık. Ya da belki sadece ben, yalnız olan tek kişi olduğum için sert oluyordum. Bazı günler, üç çift kusursuz eşleşmiş aşıkla yaşamak diğerlerinden daha zordu. Bugün, onlardan biriydi.
    Belki de, ben şimdiye kadar olmam gereken yaşlı adam gibi ters, sinirli ve kavgacı halde ortalarda dolanmayınca daha mutlu olurlardı.
    Tabii ki, okula ulaşır ulaşmaz yaptığım ilk şey kızı aramak oldu, sadece kendimi tekrar hazırlamak.
    Doğru.
    Dünyamın aniden onun dışında bomboş gözükmesi utandırıcıydı – bütün varlığımın merkezi artık kendim yerine o kızdı.
    Bunu anlamak kolaydı gerçi, gerçekten; ************en yıl her gün ve gece aynı şeyleri yaşadıktan sonra herhangi bir değişiklik soğurma noktası haline geliyordu.
    Daha okula varmamıştı; ama uzaktaki kamyonetinin motorunun gök gürültüsüne benzeyen sesini duyabiliyordum. Beklemek için arabaya yaslandım. Diğerleri direkt sınıflarına giderken Alice benimle kaldı. Aşırı düşkünlüğümden sıkılmışlardı – bir insanın, ne kadar nefis kokuyor olursa olsun, ilgimi bu kadar uzun süre çekiyor olması onlara anlaşılmaz geliyordu.
    Kız yavaşça görüşüme girdi, gözleri dikkatle yoldaydı, elleri direksiyonu sımsıkı kavramıştı. Bir şeyden dolayı gergin görünüyordu. Bunun ne olduğunu anlamam, her insanın ifadesinin benzer olduğunu fark etmem bir saniyemi aldı. Ah, yol buz yüzünden kaygandı ve hepsi daha dikkatli sürmeye çalışıyordu. Riski ciddiye aldığını görebiliyordum.
    Bu, karakteriyle ilgili öğrendiklerimle uyuşuyordu. Küçük listeme ekledim: Ciddi biriydi, sorumluluk sahibi biri.
    Benden çok uzağa park etmedi; ama burada durup ona baktığımı henüz fark etmemişti. Ettiğinde ne yapacağını fark ettim. Kızarıp uzaklaşır mıydı? Bu ilk tahminimdi; ama belki bakmaya devam ederdi. Belki gelip benimle konuşurdu.
    Derin bir nefes alarak umutla ciğerlerimi doldurdum, her ihtimale karşı.
    Kamyonetinden dikkatle çıkıp, ağırlığını vermeden önce kaygan zemini kontrol etti. Yukarı bakmadı. Bu beni rahatsız etti. Belki ben gidip onunla konuşurdum…
    Hayır, bu yanlış olurdu.
    Okula doğru dönmek yerine kamyonetinin yanına yapışıp adımlarına güvenemeyerek aracın arkasına yöneldi. Bu beni gülümsetti ve Alice'in gözlerini yüzümde hissettim. Düşündüğü her neyse onu dinlemedim – kızın kar zincirlerini kontrol edişini izlerken çok eğleniyordum. Ayağının yerde kayış şekline bakılırsa gerçekten düşme tehlikesi var gibi görünüyordu. Başka kimse sorun yaşamıyordu – en kaygan yere mi park etmişti?
    Yüzünde garip bir ifadeyle orada durakladı. Bu… dokunaklı mıydı? Sanki tekerleklerle ilgili bir şey onu… duygulandırmış gibi?
    Merak yine susuzluk gibi acıttı. Sanki onun ne düşündüğünü bilmek zorundaymışım gibiydi – sanki başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi.
    Gidip onunla konuşacaktım. Zaten bir ele ihtiyacı varmış gibi görünüyordu, en azından kaygan asfalttan kurtulana akdar. Tabii, ona bunu teklif edemezdim değil mi? Kararsız kalarak durakladım. Kara karşı olan düşüncelerine bakılırsa, soğuk, beyaz elimin dokunuşunu hoş karşılamazdı. Eldiven giymeliydim–
    "HAYIR!" diye soludu Alice.
    Anında, zayıf bir seçim yaptığımı ve beni affedilmez bir şey yaparken gördüğünü tahmin ederek düşüncelerini taradım; ama bunun benimle hiçbir ilgisi yoktu.
    Tyler Crowley, park yerine tedbirsiz bir hızla girmei seçmişti. Bu seçim onun buz üzerinde savrulmasına yol açacaktı.
    Görüş, gerçeklikten sadece yarım saniye önce gelmişti. Tyler'ın minibüsü köşeyi dönerken ben hala Alice'in dudaklarından dehşet dolu soluğu çıkaran sonucu izliyordum.
    Hayır, bu görüşün benimle hiç ilgisi yoktu; ama yine de beni tamamen ilgilendiriyordu, çünkü Tyler'ın minibüsü – tekerlekler şu anda buza olabilecek en kötü açıyla çarpıyordu – park yeri boyunca dönecek ve dünyamın davetsiz odak noktası olan kıza çarpacaktı.
    Alice'in gelecek görüşü olmadan bile, Tyler'ın kontrolünden çıkan aracın yörüngesini görmek yeterince kolay olurdu.
    Kamyonetinin en yanlış yerinde duran kız, kayan tekerleklerin sesinin şaşkınlığıyla başını kaldırdı. Direkt olarak dehşet dolu gözlerime baktı ve sonra yaklaşan ölümünü izlemek üzere döndü.
    O değil! Kelimeler kafamın içine başkasına aitlermiş gibi çınladı.
    Hala Alice'in düşüncelerine kilitli halde, geleceğin aniden değiştiğini gördüm; ama sonucun ne olacağını görecek vaktim yoktu.
    Kendimi kayan minibüs ile kızın arasına attım. O kadar hızlı hareket ediyordum ki, odak noktam dışında her şey çabucak gelip geçen bir bulanıklıktan ibaretti. Beni görmedi – hiçbir insan gözü uçuşumu takip edemezdi – hala vücudunu kamyonetinin ************l çerçevesine yapıştırıp ezecek kocaman şekli izliyordu.
    Olmama ihtiyacı olacağı kadar yumuşak davranmak için çok fazla aceleyle hareket ederek onu belinden yakaladım. İnce şeklini yoldan çektiğim, saniyenin yüzde biri sürede ve kollarımda onunla yere çarptığım anda, onun narin, kırılgan vücudunun canlı şekilde farkındaydım.
    Başının buza çarptığını duyduğumda, ben de buz kesmişim gibi hissettim.
    Ama durumuna bakmak için tam bir saniyem olmadı. Arkamızda, minibüsün kızın kamyonetinin demir gövdesinin etrafında bükülürken gıcırdadığını duydum. Rotasını değiştiriyordu, kavis çizerek tekrar onun için geliyordu – sanki kız onu bize doğru çeken bir mıknatısmış gibi.
    Bayanların yanında asla söylemediğim bir kelime kenetlenmiş dişlerimin arasından kaydı.
    Şimdiden sınırı geçmiştim. Onu yoldan çekmek için havada neredeyse uçarken, yapmakta olduğum hatanın tamamen farkındaydım. Beni durdurmayacak bir hata olduğunu biliyordum; ama aldığım riskten – sadece kendim için değil, ailem için de aldığım riskten – habersiz değildim.
    Teşhir.
    Ve bu kesinlikle yardımcı olmayacaktı; ama minibüsün, kızın hayatını almak için yaptığı ikinci denemede başarılı olmasına izin vermemin imkanı yoktu.
    Onu bıraktım ve aracı kıza dokunmadan yakaladım. Kuvveti beni kamyonetin yanında park eden arabaya itti ve çerçevesinin omuzlarımın arkasında büküldüğünü hissettim. Minibüs teslim olmayan ellerimin engeline karşı titredi ve iki tekerleğin üzerinde dengesizce durdu.
    Eğer ellerimi hareket ettirirsem, minibüsün arka tekerlekleri onun bacaklarının üzerine düşecekti.
    Ah, kutsal olan her şeyin aşkına, felaketler hiç bitmez miydi? Kötü gidebilecek başka bir şey var mıydı? Burada minibüsü havada tutarak, oturup kurtarılmayı bekleyemezdim. Aracı atamazdım da, sözkonusu bir sürücü vardı, düşünceleri panik yüzünden tutarsızdı.
    İçimden inleyerek minibüsü ittim, bu sayede bir anlığına bizden uzağa doğru sallandı. Tekrar bana doğru düşerken sağ elimle altından yakaladım ve sol kolumu tekrar kızın beline dolayarak onu aracın altından çektim. Bacaklarının açıkta kalmaması için onu çekerken vücudu gevşekçe hareket etti – bilinci yerinde miydi? Hazırlıksız kurtarma girişimimde ona ne kadar zarar vermiştim?
    Şimdi onu incitemeyeceği için minibüsü bıraktım. Asfalta çarptı, bütün camlar beraber titredi.
    Bir krizin ortasında olduğumu biliyordum. Ne kadarını görmüştü? Kızın yanında aniden belirdiğimi ve sonra onu ezmesini engellemeye çalışırken minibüsü havada tuttuğumu gören olmuş muydu? En büyük endişem bu sorular olmalıydı.
    Ama teşhir tehdidine gerektiği kadar ihtimam göstermek için fazla endişeliydim. Kızı koruma çabam sırasında onu kendim incitmiş olabileceğim için çok fazla panik içindeydim. Kendime nefes alma izni verirsem ne kokusu alacağımı bilerek onu bu kadar yakınımda tuttuğum için çok korkuyordum. Benimkine bastırdığım yumuşak vücudunun sıcaklığının çok farkındaydım – ceketlerimizin çifte engeline rağmen, o sıcaklığı hissedebiliyordum…
    İlki en büyük korkuydu. Görgü tanıklarının çığlıkları etrafımızı sardığında, yüzünü incelemek, bilincinin yerinde olup olmadığına bakmak için – şiddetle hiçbir yerinden kanamadığını umarak – ona doğru eğildim.
    Gözleri açıktı, şok içinde bakıyorlardı.
    "Bella?" diye sordum aceleyle. "İyi misin?"
    "İyiyim." Kelimeleri istemsizce, şaşkın bir sesle söyledi.
    Rahatlık, o kadar harika ki neredeyse sızı, onun sesiyle beni sardı. Dişlerimin arasından bir nefes aldım ve boğazımdaki yanmayı sorun etmedim. Neredeyse hoş karşıladım.
    Oturmak için çabaladı; ama ben onu bırakmak için hazır değildim. Bir şekilde… daha güvenli hissettiriyordu? En azından daha iyi.
    "Dikkatli ol." diye uyardım. "Sanırım başını oldukça sert çarptın."
    Taze kan kokusu yoktu – bir lütüf – ama bu iç hasar olmayacağı anlamına gelmiyordu. Aniden onu Carlisle'a ve tam bir radyoloji donanımına götürmek için istekliydim.
    "Ah." dedi, sesi haklı olduğumu anlarken komik bir şekilde şaşkındı.
    "Ben de öyle düşünmüştüm." Rahatlık bunu bana göre komik hale getirmişti, neredeyse başımı döndürmüştü.
    "Nasıl…" Sesi kesildi, göz kapakları titredi. "Buraya nasıl o kadar çabuk gelebildin?"
    Ferahlık ekşidi, neşe silindi. Çok şey fark etmişti.
    Kızın durumunun iyi olduğu anlaşılınca, ailem için olan endişem artmıştı.
    "Yanında duruyordum Bella." Deneyimlerimden biliyordum ki, eğer yalan söylerken kendime çok güvenirsem, sorgulayan kişi gerçekten daha az emin oluyordu.
    Hareket etmek için tekrar çabaladı ve bu sefer izin verdim. Rolümü doğru oynayabilmek için nefes almam gerekiyordu. Kokusuyla karışıp beni alt etmesini engellemek için onun sıcakkanlı ısısından uzaklaşmalıydım. Harap olmuş araçların arasındaki küçük yerde ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaştım.
    Bana baktı ve ben de ona baktım. Gözlerini kaçırmak sadece beceriksiz bir yalancının düşeceği bir hataydı ve ben beceriksiz bir yalancı değildim. Yüz ifadem düz, yumuşaktı… Bu kafasını karıştırmış gibiydi. İyi.
    Kaza yeri şimdi, görünen ezilmiş cesetler olup olmadığını görmek için çatlaklardan doğru bakıp iten çoğunluğu çocuk insanlarla sarılmıştı. Bir bağırış çağıltısı ile şoka girmiş bir düşünce seli vardı. Henüz şüphe olmadığından emin olmak için düşünceleri taradım ve sonra bastırıp kıza odaklandım.
    Karışıklıkta dikkati dağılmıştı. İfadesi hala sersemlemiş haldeyken etrafına baktı ve ayağa kalkmaya çalıştı.
    Olduğu gibi kalması için elimi yavaşça omzuna koydum.
    "Şimdilik böyle kal." İyi görünüyordu; ama gerçekten boynunu oynatmalı mıydı? Yine Carlisle'ı diledim. Benim kuramsal tıp eğitimim, onun asırlar boyunca uyguladığı tıp deneyimine kesinlikle eş değildi.
    "Ama soğuk." diye karşı çıktı.
    İki kere neredeyse ezilerek ölüyordu, bir kere de sakatlanmanın eşiğinden dönmüştü; ama onu endişelendiren şey soğuktu. Durumun komik olduğunu hatırlamadan önce dişlerimin arasından güldüm.
    Bella gözlerini kırpıştırdı ve sonra yüzüme odaklandı. "Oradaydın."
    Bu beni yine ciddileştirdi.
    Minibüsün çökmüş yanından başka görülecek hiçbir şey olmadığı halde güneye doğru baktı. "Arabanın yanındaydın."
    "Hayır değildim."
    "Seni gördüm." diye ısrar etti. İnatçılaştığı zaman sesi çocuk gibi oluyordu.
    "Bella, seninle duruyordum ve seni yoldan çektim."
    Benim versiyonumu – ortadaki tek mantıklı versiyonu – kabul etmesini sağlamaya çalışarak büyük gözlerine derince baktım.
    Çenesi kasıldı. "Hayır."
    Panik yapmamaya, sakin kalmaya çalıştım. Eğer kızı sadece bir süre sessiz tutabilirsem, bana kanıtı yok etme şansı vermesi için… ve hikayesini başından yaralanmasını göstererek sarsabilmek için.
    Bu suskun, sırlarla dolu kızı sessiz tutmak kolay olmamalı mıydı? Keşke bana güvenseydi, sadece bir süre…
    "Lütfen Bella." dedim ve sesim çok içtendi, çünkü aniden onun bana güvenmesini istemiştim. Çok istemiştim ve sadece bu kazanın hesapları için değildi. Aptal bir arzu. Bana güvenmek ona nasıl mantıklı gelebilirdi?
    "Niye?" dedi hala savunmacı halde.
    "Bana güven." diye rica ettim.
    "Daha sonra bana her şeyi açıklamak için söz verir misin?"
    Bir şekilde güvenini hak etmeyi bu kadar çok isterken ona tekrar yalan söylemek zorunda kalmak beni sinirlendirdi. O yüzden, ona sert bir şekilde cevap verdim.
    "İyi."
    "İyi." dedi aynı tonu yansıtarak.
    Etrafımızda kurtarma çalışmaları başlarken – yetişkinler gelir, yetkililer aranır, uzaktan siren sesleri gelirken – kızı görmezden gelip önceliklerimi doğru sıraya sokmaya çalıştım. Park yerindeki bütün düşünceleri taradım, hem görgü tanıklarının hem de sonradan gelenlerin; ama tehlikeli hiçbir şey bulamadım. Çoğu beni burada Bella'nın yanında gördüklerine şaşırmışlardı; ama hepsi – başka bir olası sonuç olmadığı için – kazadan önce beni kızın yanında dururken fark etmediklerini düşünmüşlerdi.
    Basit açıklamamamı kabul etmeyen tek kişi oydu; ama o da en az güvenilecek görgü tanığı olarak düşünülürdü. Korkmuştu, sarstıntı geçirmişti, kafasına aldığı destekleyen darbeden bahsetmeye gerek bile yoktu. Muhtemelen şoktaydı. Hikayesinin karışık olması kabul edilebilirdi, değil mi? O kadar izleyici üzerine kimse buna pek itimat göstermezdi.
    Olay yerine yeni varan Rosalie, Jasper ve Emmett'ın düşüncelerini yakaladığımda ürktüm.
    Omuzlarımın bronz arabada çıkardığı izi ortadan kaldırmak istiyordum; ama kız çok yakındaydı. Dikkati dağılana kadar beklemek zorundaydım.
    İnsanlar minibüsle boğuşup üzerimizden kaldırmaya çalışırken – üzerimde bir çok çift gözle – beklemek sinir bozucuydu. İşlemi hızlandırmak için onlara yardım ederdim; ama kız ve keskin gözleriyle yeterince belaya girmiştim. Sonunda, aracı sağlık görevlilerinin sedyelerle bize ulaşmasına yetecek kadar uzağa çekebildiler.
    Tanıdık bir ses beni fark etti.
    "Hey Edward." dedi Brett Warner. Aynı zamanda bir hastabakıcıydı ve onu hastaneden tanıyordum. Bize ulaşan ilk kişinin o olması çok büyük bir şanstı – bugünkü tek şans. Düşüncelerinde sakin ve uyanık olduğuma dikkat ediyordu. "İyi misin çocuk?"
    "Mükemmel Brett. Bana hiçbir şey dokunmadı; ama Bella sarsıntı geçirmiş olabilir. Onu yoldan çektiğimde başını yere çarptı…"
    Brett, bana ihanete uğramış sert bir bakış atan kıza döndü. Ah, doğru. Sessiz bir mağdurdu – sessizce acı çekmeyi tercih ederdi.
    Benim hikayemi anında yalanlamadı ama, ve bu biraz rahatlamamı sağladı.
    Sonraki sağlık görevlisi muayene edilmeme izin vermem için ısrar etti; ama onu vazgeçirmek zor olmadı. Babamın bana bakacağına söz verdim ve o da ısrarı bıraktı. Pek çok insanda, sakin bir güvenle konuşmak ihtiyacım olan tek şeydi. Pek çok insan, sadece bu kızda işlemiyordu, tabii ki. O herhangi bir normal kalıba uyuyor muydu?
    Boyunluk taktıklarında – ve yüzü utançla kızardığında – bu dikkat dağınıklığını ayağımın arkasıyla bronz arabadaki şekli tekrar düzenlemek için kullandım. Sadece kardeşlerim ne yaptığımı fark ettiler ve Emmett'in içinden, bir şey kaçırırsam düzelteceğine söz verişini duydum

    Yardımına şükranla dolu olarak – ve en azından Emmett'in çoktan bu tehlikeli seçimimi affettiğine daha da minnettar kalarak – ambulansta Brett'in yanına oturduğumda daha rahattım.
    Polis şefi, Bella ambulansın arkasına yerleştirilmeden olay yerine vardı.
    Bella'nın babasının düşünceleri kelimeleri geçmiş olsa da, panik ve endişe adamın zihninden etraftaki diğer bütün düşünceleri bastırarak yayılıyordu. Tek kızını sedyede gördüğünde sözsüz kaygı ve suçluluk kabararak onu sardı.
    Onu sardı ve bana doğru geldi, gittikçe güçlenerek. Alice Charlie Swan'ın kızını öldürmenin onu da öldürmek olacağını söylediğinde abartmıyordu.,
    Paniklemiş sesini dinlediğimde başım suçlulukla eğildi.
    "Bella!" diye bağırdı.
    "Ben iyiyim Char – baba." İç çekti. "Hiçbir sorunum yok."
    Güvencesi babasının dehşetini tamamen silemedi. En yakın sağlık görevlisine döndü ve daha çok bilgi istedi.
    Onu konuşurken, paniğine rağmen tamamen tutarlı cümleler kurarken duyduğumda, endişesinin sözsüz olmadığını anladım. Sadece… tam olarak kelimeleri duyamıyordum.
    Hmm. Charlie Swan kızı kadar sessiz değildi; ama Bella'nın bunu nereden aldığını görebiliyordum. İlginç.
    Kasabanın polis şefinin çevresinde hiçbir zaman çok fazla vakit geçirmemiştim. Onu her zaman yavaş düşünen bir adam olarak almıştım – şimdi ise yavaş olanın ben olduğunu anlamıştım. Düşünceleri kısmen gizliydi, yok değildi. Sadece anlamlarını, tonlarını ayırt edebiliyordum…
    Daha dikkatli dinlemek, bu daha az yeni karmaşık bulmacada kızın sırlarının anahtarını bulup bulamayacağımı görmek istedim; ama o sırada Bella arkaya yerleştirilmişti ve ambulans yola çıkmıştı.
    Saplantı haline getirdiğim bu gizemi aydınlatabilecek bu çözümden kendimi ayırmak zor oldu; fakat şimdi düşünmeliydim – bugün olanlara her açıdan bakmalıydım. Anında gitmemizi gerektirecek kadar tehlike olup olmadığından emin olmak için dinlemek zorundaydım. Odaklanmak zorundaydım.
    Sağlık görevlisinin düşüncelerinde beni endişelendirecek hiçbir şey yoktu. Söyleyebilecekleri kadarıyla kızın ciddi bir problemi yoktu ve Bella şimdiye kadar benim anlattığım hikayeye uyuyordu.
    Hastaneye ulaştığımızda ilk öncelik Carlisle'ı görmekti. Aceleyle otomatik kapılara gittim; ama Bella'yı izlemeyi tamamen bırakamadım; bir yandan görevlilerin düşüncelerini dinledim.
    Babamın tanıdık zihnini bulmak kolaydı. Küçük ofisinde, tamamen yalnızdı – bu şanssız günde, ikinci şans.
    "Carlisle."
    Gelişimi duymuştu ve yüzümü gördüğü anda paniğe kapılmıştı. Ayağının üzerine zıpladı, yüzü kemik kadar beyazlaştı. Temiz şekilde düzenlenmiş ceviz ağacı masasından doğru eğildi.
    Edward – yapmadın –
    "Hayır, hayır, sorun o değil."
    Derin bir nefes aldı. Tabii ki hayır. Düşündüğüm için özür dilerim. Gözlerin, tabii ki, bilmeliydim… Rahatlayarak hala altın rengi olan gözlerime baktı.
    "Ama yaralandı Carlise, muhtemelen ciddi değil; fakat–"
    "Ne oldu?"
    "Aptal bir araba kazası. Yanlış zamanda yanlış yerdeydi; ama orada duramazdım – ona çarpmasına izin veremezdim–"
    Baştan başla, anlamadım. Sen nasıl karıştın?
    "Bir minibüs buzda savruldu." diye fısıldadım. Konuşurken arkasındaki duvara baktım. Çerçevelenmiş diploma kalabalığı yerine, sadece basit bir yağlı boya resim vardı – en sevdiği tablo, keşfedilmemiş bir Hassam. "Yoldaydı. Alice olacakları gördü; ama gerçekten koşup onu yoldan çekmekten başka bir şey yapmaya vakit yoktu. Kimse fark etmedi… onun dışında. Minibüsü durdurmak zorunda da kaldım; ama yine kimse görmedi… ondan başka. Ben… ben özür dilerim Carlisle. Bizi tehlikeye atmak istememiştim."
    Masayı dolaştı ve elini omzuma koydu.
    Doğru olanı yaptın ve bu senin için kolay olmuş olmamalı. Seninle gurur duyuyorum Edward.
    O zaman gözlerine baktım. "Benimle ilgili… bir yanlışlık olduğunu biliyor."
    "Önemli değil. Eğer gitmek zorunda kalırsak, gideriz. Ne söyledi?"
    Biraz rahatsız olarak kafamı salladım. "Henüz hiçbir şey."
    Henüz?
    "Benim versiyonuma katıldı – ama bir açıklama bekliyor."
    Düşünerek kaşlarını çattı.
    "Kafasını çarptı – pekala bunu ben yaptım." diye devam ettim hızlıca. "Onu yere oldukça sert vurdum. İyi görünüyor; ama… dosyasını değiştirmek çok zor olmaz sanırım."
    Sadece söylerken bile kendimi ahlaksız biri gibi hissettim.
    Carlisle sesimdeki tiksinmeyi duydu. Belki bu gerekli olmaz. Ne olacağını görelim olur mu? Görünüşe göre kontrol etmem gereken bir hastam var.
    "Lütfen." dedim. "Onu incittiğim için çok endişeliyim."
    Carlisle'ın ifadesi aydınlandı. Altın rengi gözlerinden sadece birkaç ton açık sarı saçlarını düzeltti ve güldü.
    Senin için ilginç bir gündü değil mi? Zihninde, ironiyi görebiliyordum ve bu komikti, en azından ona göre. Rollerin tersine çevrilişi. Buz tutmuş park yerinde koştuğum o kısa saniyede bir yerlerde, katilden koruyucuya dönüşmüştüm.
    Bella'nın benden başka hiçbir şeyden daha fazla korunmaya ihtiyacı olmayacağından ne kadar emin olduğumu hatırlayarak onunla birlikte güldüm. Gülüşümde bir keskinlik vardı, çünkü bu hala tamamen doğruydu.


    Bir hastane doluşu düşünceleri dinlerken Carlisle'ın ofisinde tek başıma bekledim – yaşadığım en uzun saatlerden biriydi.
    Minibüsün sürücüsü Tyler Crowley, Bella'dan daha kötü yaralanmış gibi görünüyordu ve Bella röntgeninin çekilmesi için beklerken dikkatler ona yöneldi. Carlisle görevlinin kızın hafif yaralandığına dair tanısına güverenerek arkaplanda kaldı. Bu beni endişelendirdi; ama doğru yaptığını biliyordum. Yüzüne bir bakışla kız anında beni, ailemle ilgili yanlış bir şeyler olduğunu hatırlardı ve bu onu konuşturabilirdi.
    Konuşmak için kesinlikle yeterince istekli bir partneri vardı. Tyler, onu neredeyse öldürdüğü için suçluluk içindeydi ve bu konuda susacakmış gibi görünmüyordu. Onun gözlerinden Bella'nın yüz ifadesini görebiliyordum ve durmasını dilediği açıktı. Bunu nasıl göremiyordu?
    Tyler ona yoldan nasıl çekildiğini sorduğunda gergin bir an yaşadım.
    Durakladığında nefes almadan bekledim.
    "Iı…" dediğini duydu. Sonra o kadar uzun süre durakladı ki Tyler sorusunun kafasını karıştırıp karıştırmadığını merak etti. Sonunda devam etti. "Edward beni yoldan çekti."
    Tuttuğum nefesimi verdim ve sonra soluk alıp verişim hızlandı. Daha önce ismimi söylediğini hiç duymamıştım. Kulağa geliş şeklinden hoşlandım – sadece Tyler'ın düşüncelerinden duyduğumda bile. Kendim dinlemek istedim…
    "Edward Cullen." dedi Tyler kimi kastettiğini anlamadığında. Kendimi kapıda, elim tokmakta buldum. Onu görme arzusu gittikçe güçleniyordu. Dikkat etmem gerektiğini kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
    "Yanımda duruyordu."
    "Cullen?" Huh. Garip. "Onu görmedim." Yemin edebilirdim… "Vay, her şey çok hızlı oldu sanırım. O iyi mi?"
    "Öyle sanıyorum. Buralarda bir yerlerde; ama onu sedyeye yerleştiremediler."
    Yüzündeki düşünceli ifadeyi, gözlerinin şüpheyle kısılışını gördüm; ama ifadesindeki bu küçük değişiklikleri Tyler fark etmedi.
    Güzel biri, diye düşünüyordu neredeyse şaşkınlıkla. Bu haliyle bile. Alışılmış tipim değil, yine de… Onu dışarı çıkarmalıyım… Bugünü telafi etmek için…
    Sonra koridordaydım, ne yaptığımı bir saniye bile düşünmeden acil servis odasına giden yolu yarılamıştım. Şansıma, ben giremeden odaya hemşire girdi – röntgen için sıra Bella'daydı. Duvarın karanlık bir köşesine yaslandım ve o götürülürken sakinleşmeye çalıştım.
    Tyler'ın onun güzel olduğunu düşünmesi önemli değildi. Bunu herkes fark ederdi. Böyle hissetmem için hiçbir sebep yoktu… nasıl hissetmiştim? Rahatsız? Yoksa öfkeli gerçeğe daha mı yakındı? Bu hiçbir şekilde mantıklı gelmiyordu.
    Olduğum yerde kalabildiğim kadar kaldım; ama sabırsızlık beni yendi ve radyoloji odasına doğru gittim. Acil servise çoktan geri götürülmüştü; ama hemşirenin arkası dönükken röntgen filmlerine bakma şansım oldu.
    Rahatladım. Başı iyiydi. Onu incitmemiştim, gerçekten değil.
    Carlisle beni orada yakaladı.
    Daha iyi görünüyorsun.
    Sadece önüme baktım. Yalnız değildik, koridor doluydu.
    Ah, evet. Filmleri ışık tahtasına astı; ama ikinci kere bakmaya gerek duymadım. Görüyorum. Tamamen iyi. Aferin Edward.
    Babamın tasvip edici sesi bende karışık bir tepki yarattı. Hoşnut kalırdım, eğer şimdi yapacağım şeyi onaylamayacağını bilmiyor olsaydım. En azından, beni harekete geçiren gerçek etkenleri bilseydi onaylamazdı…
    "Sanırım gidip onunla konuşacağım – seni görmeden önce." diye mırıldandım. "Doğal davranacağım, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Yumuşatacağım." Bütün kabul edilebilir sebepler.
    Carlisle hala filmlere bakarak dalgınlıkla başını salladı. "İyi fikir. Hmm."
    İlgisini neyin çektiğini görmek için baktım.
    Bütün bu iyileşmiş yaralara bak! Annesi onu kaç kere düşürmüş? Carlisle kendi kendine güldü.
    "Kızın gerçekten kötü şansı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Hep yanlış zamanda, yanlış yerde."
    Forks senin burada olmanla onun için kesinlikle yanlış yer.
    İrkildim.
    Haydi git. Onu yumuşat. Sana katılacağım.
    Suçlu hissederek hızla uzaklaştım. Muhtemelen çok iyi bir yalancıydım, eğer Carlisle'ı kandırabildiysem.
    Acil servise gittiğimde, Tyler mırıldanıyor, hala özür diliyordu. Kız onun pişmanlığından, uyuyor numarası yaparak kaçmaya çalışıyordu. Gözleri kapalıydı; ama soluk alıp verişi düzenli değildi ve şimdi parmaklarını sabırsızlıkla büküyordu.
    Yüzüne uzun bir süre baktım. Bu onu son görüşümdü. Bu gerçek göğsümde keskin bir acıyı tetikledi. Bir gizemi çözülmeden bırakmaktan nefret ettiğim için miydi? Yeterli bir açıklama gibi görünmüyordu.
    Sonunda derin bir nefes aldım ve görüşe girdim.
    Tyler beni gördüğünde konuşmaya başladı; ama parmağımı dudaklarıma götürdüm.
    "Uyuyor mu?" diye mırıldandım.
    Bella'nın gözleri açıldı ve yüzüme odaklandı. Bir anlığına büyüdüler ve sonra öfke ya da şüpheyle kısıldılar. Oynamam gereken bir rol olduğunu hatırladım, o yüzden bu sabah anormal hiçbir şey olmamış gibi gülümsedim – başına aldığı bir darbe ve hayalgücünün biraz kontrolden çıkması dışında.
    "Selam Edward." dedi Tyler. "Gerçekten çok özür di-"
    Özrünü kesmek için bir elimi kaldırdım. "Kan yok, yara yok." dedim alayla. Düşünmeden, gizli şakama çok genişçe güldüm.
    Benden az ileride taze kanla kaplı halde yatan Tyler'ı görmezden gelmek inanılmaz derecede kolaydı. Hiçbir zaman Carlisle'ın bunu nasıl yapabildiğini anlayamamıştım – onları tedavi etmek için hastalarının kanını görmezden gelişini. Sürekli ayartı çok dikkat dağıtıcı, çok tehlikeli olmaz mıydı…? Ama şimdi… nasıl olduğunu anlayabiliyordum, eğer başka bir şeye yeterince çok odaklanınca, bu ayartı hiçbir şeydi.
    Taze ve ortada bile olsa, Tyler'ın kanı Bella'nınkinin yanında hiçbir şeydi.
    Onunla mesafemi koruyarak Tyler'ın yatağının ucuna oturdum.
    "Ee, karar ne?" diye sordum.
    Alt dudağı biraz açıldı. "Hiçbir sorunum yok; ama gitmeme izin vermiyorlar. Nasıl oldu da sen kalanımız gibi zorla bir sedyeye yüklenmedin?"
    Sabırsızlığı beni tekrar gülümsetti.
    Şimdi Carlisle'ı koridorda duyabiliyordum.
    "Tamamen kimi tanıdığınla ilgili." dedim kayıtsızca. "Ama merak etme, seni çıkarmaya geldim."
    Babam odaya girdiğinde tepkisini dikkatle izledim. Gözleri büyüdü ve ağzı şaşkınlıkla açıldı. İçimden inledim. Evet, kesinlikle benzerliği fark etmişti.
    "Evet Bayan Swan, nasıl hissediyorsunuz?" diye sordu Carlisle. Hastaların çoğunluğunu saniyeler içinde mükkemmel şekilde rahatlatan davranışlara sahipti. Bunun Bella'yı nasıl etkilediğini söyleyemedim.
    "İyiyim." dedi sessizce.
    Carlisle röntgen filmlerini yatağın yanındaki ışık tahtasına taktı. "Filmlerin iyi görünüyor. Başın acıyor mu? Edward oldukça sert çarptığını söyledi."
    İç çekti ve tekrar "İyiyim." dedi; ama bu sefer sabırsızlığı sesine sızmıştı. Sonra bana öfkeyle baktı.
    Carlisle ona doğru bir adım attı ve parmaklarını şişkinliği bulana kadar kafa derisinde gezdirdi.
    Bana çarpan duygu dalgasına hazırlıksız yakalandım.
    Carlisle'ın insanlarla çalışmasını binlerce kez izlemiştim. Yıllar önce, ona gayrı resmi olarak asistanlık bile yapmıştım – ama sadece kanın karışmadığı durumlarda. O yüzden onun kıza sanki kendisi de onun kadar insanmış gibi davranması benim için yeni bir şey değildi. Ona pek çok kez imrenmiştim; ama bu aynı duygu değildi. Kontrolünden çok ona imrenmiştim. Carlisle ile aramdaki farklılık acıttı – ona böyle nazikçe, ona zarar vermeyeceğini bilerek korkusuzca dokunabilmesi…
    Yüzünü buruşturdu ve yerimde birden irkildim. Rahat pozumu koruyabilmek için bir süre odaklanmam gerekti.
    "Acıyor mu?"
    Çenesi kasıldı. "Pek değil." dedi.
    Karakterinin başka bir küçük parçası yerine oturdu: cesurdu. Zayıflık göstermekten hoşlanmıyordu.
    Muhtemelen gördüğüm en savunmasız yaratıktı ve zayıf görünmek istemiyordu. Dudaklarımdan bir gülüş çıktı.
    Bana başka bir öfkeli bakış attı.
    "Pekala." dedi Carlisle. "Baban bekleme odasında – şimdi onunla eve gidebilirsin; ama başın dönerse ya da görüş problemi yaşarsan tekrar gel."
    Babası burada mıydı? Kalabalık bekleme odasındaki düşünceleri taradım; ama Bella yüzü endişeli, tekrar konuşmaya başlamadan önce onun hemen duyulmayan iç sesini grupta bulamadım.
    "Okula geri dönemez miyim?"
    "Belki de bugün ağırdan almalısın." diye önerdi Carlisle.
    Gözleri bana kaydı. "O okula gidecek mi?"
    Normal davran, yumuşat… gözlerime baktığında nasıl hissettirdiğini görmezden gel…
    "Birilerinin iyi haberleri yayması gerekli." dedim.
    "Aslında," diye düzeltti Carlisle, "okulun çoğunluğu bekleme odasında gibi görünüyor."
    Bu sefer tepkisini bekledim – ilgiden hoşlanmayacağını. Beni hayal kırıklığına uğratmadı.
    "Ah, hayır." diye inledi ve yüzünü elleriyle kapattı.
    Sonunda doğru tahmin etmekten hoşlandım. Onu anlamaya başlıyordum…
    "Kalmak mı istersin?" dedi Carlisle.
    "Hayır, hayır!" dedi hızlıca, bacaklarını yatakta döndürüp ayakları yere değene kadar kayarak. Dengesini kaybedip öne, Carlisle'ın kollarına doğru sendeledi. Carlisle onu yakaladı ve dengesini sağlamasına yardım etti.
    Yine, gıpta beni sardı.
    "İyiyim." dedi, kızararak, o yorum yapamadan önce.
    Tabii ki bu Carlisle'ı rahatsız etmezdi. Dengede olduğundan emin olduktan sonra kollarını indirdi.
    "Ağrı için biraz Tylenol al." dedi.
    "O kadar acımıyor."
    Carlisle çizelgesini imzalarken gülümsedi. "Çok şanslıymışsın gibi görünüyor."
    Bana sertçe bakmak için başını hafifçe döndürdü. "Edward'ın yanımda duruyor olması büyük şanstı."
    "Ah, tabii, evet." diye katıldı Carlisle çabucak, sesinde benim duyduğumu duyarak. Şüphelerini hayal gücüne bağlamamıştı. Henüz değil.
    Tamamen senin, diye düşündü Carlisle. En iyi olduğunu düşündüğün şekilde hallet.
    "Çok teşekkürler." diye fısıldadım hızlıca ve sessizce. İki insan da duymadı. Carlisle'ın dudakları Tyler'a dönerken alayıma çok az yukarı doğru kıvrıldı. "Korkarım sen bizimle biraz daha uzun süre kalmak zorundasın." dedi kırılmış ön cam çiziklerini incelerken.
    Pekala, bütün bunlara ben sebep olmuştum, o yüzden ben çözecektim.
    Bella kasıtlı olarak bana doğru yürüdü, rahatsız edici derecede yakına gelene kadar durmadı. Bütün o kargaşadan önce, bana yaklaşmasını ne kadar çok umduğumu hatırladım… Bu sanki o dileğe bir alay gibiydi.
    "Seninle bir dakika konuşabilir miyim?" dedi tıslayarak.
    Sıcak soluğu yüzüme dokundu ve sendeleyerek bir adım geri gitmek zorunda kaldım. Çekiciliği biraz bile azalmamıştı. Yakınımda olduğu her an, en kötü, en ısrarcı içgüdülerimi tetikliyordu. Zehir ağzımı doldurdu ve vücudum uzanmayı arzuladı – onu kollarıma alıp dişlerimi boğazına geçirmem için.
    Aklım vücudumdan daha güçlüydü; ama sadece biraz.
    "Baban seni bekliyor." diye hatıralttım ona, çenem kenetli halde.
    Carlisle ve Tyler'a baktı. Tyler bize hiç dikkat etmiyordu; ama Carlisle her nefesimi izliyordu.
    Dikkatle, Edward.
    "Bir sakıncası yoksa seninle yalnız konuşmak istiyorum." diye ısrar etti alçak bir sesle.
    Ona çok sakıncası olacağını söylemek istedim; ama bunu önünde sonunda yapmam gerekeceğini biliyordum.
    Odadan çıkar, arkamda bana yetişmeye çalışan sendeleyen ayak seslerini dinlerken çok fazla çelişen duyguyla doluydum.
    Şimdi oynanam gereken bir gösteri vardı. Oynayacağım rolü biliyordum – kötü karakter ben olacaktım. Yalan söyleyecektim, alay edecektim ve zalim olacaktım.
    Bu tüm iyi hislerime karşıydı – bütün bu yıllar boyunca sarıldığım insan hislerine. Hiçbir zaman bu andan, bütün ihtimali yok etmek zorundayken, daha fazla güven hak etmek istememiştim.
    Benimle ilgili son anısı olacağını bilmek durumu daha kötü hale getiriyordu. Bu, benim veda sahnemdi.
    Ona döndüm.
    "Ne istiyorsun?" diye sordum soğukça.
    Düşmanlığımdan hafifçe geri çekildi. Gözleri sersemledi, yüzünde aklımdan çıkmayan o ifade belirdi…
    "Bana bir açıklama borçlusun." dedi alçak sesle; fildişi rengi teni soluklaştı.
    Sesimi kaba tutmak çok zordu. "Hayatını kurtardım – sana hiçbir şey borçlu değilim."
    Ürktü – sözlerimin onu incittiğini izlemek asit gibi yaktı.
    "Söz verdin." diye fısıldadı.
    "Bella, başını çarptın, ne hakkında konuştuğunu bilmiyorsun."
    Çenesini kaldırdı. "Başımda hiçbir sorun yok."
    Şimdi sinirliydi, bu durumu benim için kolaylaştırdı. Öfkeli bakışıyla buluştum, yüzümü daha da düşmanca hale getirdim.
    "Benden ne istiyorsun Bella?"
    "Gerçeği öğrenmek istiyorum. Senin için niye yalan söylediğimi bilmek istiyorum."
    İstediği şey tamamen adildi – onu inkar etmek zorunda olmak beni sinirlendirdi.
    "Sen ne olduğunu sanıyorsun?" Ona neredeyse homurdandım.
    Kelimeler hızla çıktı. "Bütün bildiğim benim yakınlarımda bir yerlerde olmadığın – Tyler da seni görmemiş, o yüzden bana başımı çok sert çarptığımı söyleme. O minibüs ikimizi de ezecekti – ve ezmedi ve ellerin yanında çökükler bıraktı – ve diğer arabada da göçük bıraktın; ama hiçbir şekilde incinmedin – ve minibüs bacaklarımı ezecekti; ama sen onu kaldırdın…" Aniden dişlerini birbirine kenetledi, gözleri dökülmemiş yaşlarla parlıyordu.
    Yüzü ifadem alaycı şekilde ona baktım; ama asıl hissettiğim korkuydu; her şeyi görmüştü.
    "Senin üzerinden bir minibüs kaldırdığımı mı düşünüyorsun?" diye sordum alayla.
    Başını bir kez sallayarak cevap verdi.
    Sesim daha da eğlenir hale geldi. "Buna kimse inanmaz biliyorsun."
    Öfkesini kontrol edebilmek için çabaladı. Cevap verdiğinde, her kelimeyi yavaşça ve vurgulayarak söyledi. "Kimseye söylemeyeceğim."
    Bunu kastetmişti – gözlerinde görebiliyordum. Öfkeli ve ihanete uğramış olsa da, sırrımı tutacaktı.
    Niye?
    Şok dikkatle tasarlanmış ifademi yarım saniyeliğine mahvetti, sonra kendimi tekrar toparladım.
    "O zaman ne önemi var?" diye sordum sesimi sert tutmaya çalışarak.
    "Benim için önemli." dedi kuvvetle. "Yalan söylemekten hoşlanmam – o yüzden bunu yapmam için iyi bir neden olması gerekli."
    Ona güvenmemi istiyordu. Tıpkı benim onun bana güvenmemi istediğim gibi; ama bu aşamayacağım bir çizgiydi.
    Sesim duygusuz kaldı. "Sadece teşekkür edip peşini bırakamaz mısın?"
    "Teşekkürler." dedi ve sonra sessizce burnundan soluyup bekledi.
    "Peşini bırakmayacaksın değil mi?"
    "Hayır."
    "O zaman…" İstesem de ona gerçeği söyleyemezdim… ve istemiyordum. Ne olduğumu bilmesi yerine kendi hikayesini yaratmasını tercih ederdim, çünkü hiçbir şey gerçekten daha kötü olmazdı – ben direkt bir korku filminin sayfalarından gelen, yaşayan bir kabustum. "Umarım hayal kırıklığına uğramaktan keyif alıyorsundur."
    Birbirimize sinirle baktık. Öfkesinin bu kadar sevimli olması garipti. Tıpkı sinirli bir yavru kedi gibi, yumuşak ve zararsız, ve kendi savunmasızlığından habersiz.
    Kızardı ve tekrar dişlerini gıcırdattı. "Niye zahmet ettin ki?"
    Sorusu beklediğim ya da cevaplamaya hazır olduğum soru değildi. Oynadığım rolde hakimiyetimi kaybettim. Maskenin yüzümden kaydığını hissettim ve ona – bu sefer – doğruyu söyledim.
    "Bilmiyorum."
    Yüzünü son bir kez belledim – hala öfkeliydi, kan yanaklarından çekilmemişti – ve dönüp ondan uzaklaştım.

    Bir ülkenin geleceği mühendislerinin becerisi ile sınırlıdır..!
    Taklitlerimden ve WebKutlu.Com taklitlerinden sakının

  4. #4
    By.Kutlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Status
    Offline
    Patron
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    8.123
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Cevap: Midnight Sun - Gece Yarısı Güneşi Kitap Özeti (İlk 12 bölüm)

    Midnight Sun Kitabı 4. bölüm (gerçek düşünceleri )

    Okula geri döndüm. Yapılması doğru olan şey buydu, en az göze çarpacak davranış.
    Günün sonuna doğru, neredeyse diğer bütün öğrenciler de sınıflarına dönmüşlerdi. Sadece Tyler, Bella ve – muhtemelen kazayı okulu asmak için bir bahane olarak kullanan – birkaç kişi daha yoktu.
    Doğru olanı yapmak benim için bu kadar zor olmamalıydı; ama bütün öğleden sonra boyunca – gidip tekrar kızı bulmak için – okulu asma dürtüsüne karşı dişlerimi gıcırdatmıştım.
    Bir takipçi gibi. Saplantılı bir takipçi. Saplantılı, vampir bir takipçi.
    Bugün okul – bir şekilde, inanılmaz halde – geçen haftakinden daha da sıkıcı geliyordu. Koma gibi. Sanki tuğlalardan, ağaçlardan, gökyüzünden, etrafımdaki yüzlerden renk çekilmiş gibiydi… Duvarlardaki çatlakları izledim.
    Yapmam gereken başka bir doğru şey daha vardı… yapmadığım. Tabii ki, aynı zamanda yanlış bir şeydi. Tamamen hangi bakış açısından baktığına bağlıydı.
    Bir Cullen'ın perspektifinden – sadece bir vampir değil, bir Cullen'ın, bizim dünyamızda çok ender bir durum olarak bir aileye ait olan birinin – doğru olan bunun gibi bir şey yapmaktı:
    "Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını duymuştum."
    "Evet Bay Banner; ama ben şanslı olandım." Arkadaşça bir gülümseme. "Hiçbir zarar görmedim… Keşke aynısını Tyler ve Bella için de söyleyebilsem."
    "Durumları nasıl?"
    "Sanırım Tyler iyi… sadece araba camları yüzünden olan önemsiz çizikler. Bella'dan emin değilim ama." Endişeli bir bakış. "Sarsıntı geçirmiş olabilir. Bir süre oldukça tutarsız olduğunu duydum – hatta bazı şeyler gördüğünü. Doktorların endişelendiğini biliyorum…"
    Olması gereken buydu. Aileme borçlu olduğum buydu.
    "Seni sınıfta gördüğüme şaşırdım Edward. Bu sabahki feci kazaya karıştığını duymuştum."
    "Yaralanmadım." Gülümseme yok.
    Bay Banner rahatsız şekilde ağırlığını diğer ayağına verdi.
    "Tyler Crowley ve Bella Swan'ın nasıl olduğunu biliyor musun? Yaraları olduğunu duydum…"
    Omuz silktim. "Bilmiyorum."
    Bay Banner boğazını temizledi. "Ee, doğru…" dedi, soğuk bakışım sesinin kulağa zoraki gelmesine neden oldu.
    Hızla sınıfın önüne yürüdü ve derse başladı.
    Bu yapılması yanlış olan şeydi. Eğer buna daha anlaşılmaz bir bakış açısından bakılmazsa.
    Sadece kıza arkasından iftira atmak çok… çok adice gelmişti, özellikle o bana hayal edebileceğimden daha güvenilir biri olduğunu kanıtlarken. İyi bir sebebi olmasına rağmen bana ihanet edecek hiçbir şey söylememişti. O sırrımı korumaktan başka hiçbir şey yapmamışken ben ona ihanet edebilir miydim?
    Neredeyse aynı diyaloğu Bayan Goff'la da yaşadım – sadece İngilizce yerine İspanyolcada – ve Emmett bana uzun bir bakış attı.
    Umarım bugün olanlar için iyi bir açıklaman vardır. Rose kavgaya hazır.
    Ona bakmadan gözlerimi devirdim.
    Aslında kulağa kusursuz gelen bir açıklama bulmuştum. Minibüsün kıza çarpmasını engellemek için hiçbir şey yapmadığımı düşünerek… Bu düşünceden irkildim; ama eğer araç ona çarpsaydı, eğer ezilseydi ve kanamaya başlasaydı, kırmızı sıvı dökülseydi, asfalta doğru boşa aksaydı, taze kan kokusu havada yayılsaydı…
    Tekrar titredim ama sadece dehşetle değil. Bir parçam arzuyla titredi. Hayır, onun kanamasını hepimizi çok daha şok edici ve göze batacak halde teşhir etmeden izleyemezdim.
    Bu kulağa kusursuz gelen bir mazeretti… ama kullanmayacaktım. Çok utanç vericiydi.
    Ve ne olursa olsun, olaydan uzun süre sonrasına kadar da aklıma gelmemişti.
    Jasper'a dikkat et, diye devam etti Emmett, dalgınlığımın farkında olmadan. O kadar sinirli değil… ama daha kararlı.
    Neyi kastettiğini gördüm ve oda bir süre etrafımda döndü. Öfkem o kadar yakıcıydı ki, kırmızı bir sis görüşümü bulutlandırdı. Boğulacağımı sandım.
    TANRI AŞKINA EDWARD! SAKİN OL! diye bağırdı Emmett kafasının içinde. Elini omuzlarımın üzerine koyup ayaklarımın üzerine zıplamadan önce beni orada tuttu. Tüm gücünü çok ender kullanırdı – nadiren gerek olurdu, çünkü karşılaştığımız bütün vampirlerden daha güçlüydü – ama şimdi kullanıyordu. Beni aşağı itmek yerine kolumu kavradı. Eğer itiyor olsaydı, altımdaki sandalye çökerdi.
    SAKİN! diye emretti.
    Kendimi sakinleştirmeye çalıştım; ama zordu. Öfke kafamın içinde yanıyordu.
    Jasper biz konuşana kadar hiçbir şey yapmayacak. Sadece yöneldiği yolu bilmen gerektiğini düşündüm.
    Rahatlamaya odaklandım ve Emmett'in elinin gevşediğini hissettim.
    Daha fazla acayip davranmamaya çalış. Şu anki durumda başın yeterince belada.
    Derin bir nefes aldım ve Emmett beni bıraktı.
    Odayı rutin olarak taradım; ama karşılaşmamız o kadar kısa ve sessiz olmuştu ki sadece Emmett'in arkasında oturan birkaç kişi fark etmişti. Hiçbiri ne anlam çıkaracağını bilemedi ve boşverdiler. Cullen'lar ucubeydi – bunu herkes zaten biliyordu.
    Kahretsin çocuk, feci durumdasın. diye ekledi Emmett, tonunda anlayışla.
    "Beni ısır." diye mırıldandım fısıltıyla ve alçak sesli kıkırdamasını duydum.
    Emmett kin tutmazdı ve muhtemelen onun basit doğasına daha çok minnettarlık duymalıydım; ama Jasper'ın planlarının Emmett'a mantıklı geldiğini, bunun nasıl yapılacak en iyi şey olabileceğini düşündüğünü biliyordum.
    Öfke patlamak üzereydi, zorlukla kontrol altında tutabiliyordum. Evet, Emmett benden güçlüydü; ama beni bilek güreşinde yenememişti. Bunun hile yaptığım için olduğunu öne sürmüştü; ama düşüncelerini duymak benim bir parçamdı, müthiş gücü nasıl onun bir parçasıysa. Bir kavgada eşittik.
    Bir kavga? Yöneldiğim yer bu muydu? Zar zor tanıdığım bir insan için ailemle savaşacak mıydım?
    Bir an düşündüm, kızın vücudunun kollarımdaki kırılgan hissiyle, Jasper, Rose ve Emmett'i – olağanüstü derecede güçlü ve hızlı, doğal ölüm makineleri –yanyana koydum…
    Evet, onun için savaşırdım. Aileme karşı. Titredim.
    Ama onu tehlikeye sokan benken, savunmasız bırakmak adil değildi.
    Tek başıma kazanamazdım gerçi, üçüne karşı değil. Müttefiklerimin kimler olacağını merak ettim.
    Carlisle, kesinlikle. Kimseyle kavga etmezdi; ama Rose ile Jasper'ın planlarına tamamen karşı olurdu. Bütün ihtiyacım olan bu olabilirdi. Görecektim…
    Esme, şüpheli. Bana karşı olmazdı ve Carlisle'a katılmamaktan nefret ederdi; ama ailesini tam tutacak her plana katılırdı. Eğer Carlisle ailemizin ruhuysa, Esme de kalbiydi. Carlisle bize takip edilmeyi hak eden bir lider vermişti; Esme bu takibi bir sevgi hareketi haline getirmişti. Hepimiz birbirimizi seviyorduk – şu anda Jasper ve Rose'a hissettiğim öfke altında bile, kızı kurtarmak için onlarla kavga etmeyi planlarken bile, onları sevdiğimi biliyordum.
    Alice… Hiçbir fikrim yoktu. Muhtemelen neyin geldiğini gördüğüne göre değişirdi. Kazanan tarafın yanında yer alırdı, diye hayal ettim.
    O zaman bunu yardım olmadan yapmak zorunda kalacaktım. Tek başıma onların eşi değildim; ama kızın benim yüzümden incinmesine izin vermeyecektim. Bu kaçma anlamına gelebilirdi…
    Öfkem, ani kara mizahla biraz söndü. Kızın onu kaçırmama nasıl tepki verebileceğini hayal edebiliyordum. Tabii, tepkilerini çok ender doğru tahmin ediyordum – ama dehşet dışında başka ne hissedebilirdi?
    Bunu nasıl yapabileceğimden emin değildim gerçi – onu kaçırmayı. Yanında uzun süre kalamazdım. Muhtemelen onu sadece annesine geri götürürdüm. Bu kadarı bile tehlike doluydu. Onun için.
    Ve aynı zamanda benim için de olduğunu anladım, aniden. Eğer onu kazayla öldürürsem… bunun bana tam olarak ne kadar acı vereceğinden emin değildim; ama yoğun ve şiddetli olacağını biliyordum.
    Önümdeki karmaşalar hakkında düşünürken zaman çabuk geçti. Evde beni bekleyen tartışma, ailemle olan çatışma, daha sonra gitmek zorunda kalabileceğim uzaklıklar…
    Eh, artık bu okulun dışındaki hayatın monoton olduğundan şikayet edemezdim. Kız bu kadarını değiştirmişti.
    Emmett ve ben zil çaldığında sessizce arabaya yürüdük. Benim için endişeleniyordu ve Rosalie için. Bir kavgada kimin yanında olmak zorunda olduğunu biliyordu ve bu onu rahatsız ediyordu.
    Diğerleri de bizi arabada sesssiz bir şekilde bekliyordu. Çok sessiz bir gruptuk. Sadece bağırışı duyabiliyordum.
    Geri zekalı! Deli! Aptal! Budala! Bencil, sorumsuz salak! Rosalie iç sesinin avazı çıktığı kadar bağırarak durmaksızın hakaret etti. Bu diğerlerini duymayı zorlaştırıyordu; ama onu mümkün olduğunca duymazdan geldi.
    Emmett, Jasper konusunda haklıydı. Kararından emindi.
    Alice sıkıntılıydı, Jasper için endişeleniyor, gelecekle ilgili görüntüleri gözden geçiriyordu. Jasper kıza hangi yönden gelirse gelsin, Alice beni her zaman orada, onu engellerken görüyordu. İlginç… Rosalie de, Emmett de o görüşlerde onunla değildi. O zaman Jasper yalnız çalışmayı planlıyordu. Bu işleri eşitlerdi.
    Jasper en iyiydi, kesinlikle aramızdaki en deneyimli savaşçıydı. Benim tek avantajım hamlelerini onları yapmadan duyabiliyor olmamdı.
    Emmett'la ya da Jasper'la hiçbir zaman şaka dışında kavga etmemiştim – sadece vakit öldürmek için. Gerçekten Jasper'ı incitmeye çalışma fikri üzerine hasta hissettim.
    Hayır böyle olmayacaktı. Sadece onu engelleyecektim. O kadar.
    Alice'e odaklanıp Jasper'ın değişik saldırı yollarını ezberlemeye başladım.
    Bunu yaptığım sırada görüşleri değişti, Swan'ların evinden çok uzağa gitti. Onu daha erken engelliyordum…
    Kes şunu Edward! Böyle olamaz. İzin vermem.
    Ona cevap vermedim, sadece izlemeye devam ettim.
    Daha ilerisini araştırıyordu, sisli, kesin olmayan uzak ihtimalleri. Her şey belirsiz ve anlaşılmazdı.
    Eve gidiş yolu boyunca tartışmalı sessizlik kalkmadı. Evden uzakta olan büyük garaja park ettik; Carlisle'ın Mercedes'i oradaydı, Emmett'in büyük cipi, Rose'un M3'ü ve benim Vanquish'imin yanındaydı. Carlisle'ın evde olmasına sevinmiştim – sessizlik patlamayla bitecekti ve bu gerçekleştiğinde onun orada olmasını istiyordum.
    Direkt olarak yemek odasına gittik.
    Bu oda, tabii ki, hiçbir zaman tasarlandığı amaca hizmet etmezdi; ama sandalyelerle çevrilmiş maun renkli uzun bir masayla döşenmişti – bütün sahne malzemelerini doğru yerleştirmek konusunda titizdik. Carlisle burayı konferans odası olarak kullanmayı seviyordu. Böyle güçlü ve bambaşka kişiliklerden oluşan bir grupta, bazen işleri sakin, oturmuş davranışlarla tartışmak gerekiyordu.
    İçimde yerin çok yardımcı olmayacağına dair bir his vardı.
    Carlisle odanın doğu tarafındaki alışılmış yerinde oturdu. Esme de onun yanına – masanın üzerine elele tutuştular.
    Esme'nin gözleri benim üzerimdeydi, altın rengi derinlikleri endişeyle doluydu.
    Kal . Tek düşüncesi buydu.
    Benim için gerçekten bir anne olan kadına gülümseyebilmeyi dilerdim; ama şu anda onun için verebileceğim hiçbir güvence yoktu.
    Carlisle'ın diğer yanına oturdum. Esme onun etrafından uzandı ve serbest elini omzuma koydu. Neyin başlamak üzere olduğuna dair hiçbir fikri yoktu; sadece benim için endişeleniyordu.
    Carlisle'ın bununla ilgili daha iyi bir sezisi vardı. Dudakları sıkıca birbirine bastırılmıştı ve alnı kırışmıştı. İfadesi genç yüzüne göre çok yaşlı görünüyordu.
    Herkes otururken, çizgilerin çekildiğini görebiliyordum.
    Rosalie uzun masanın diğer ucuna, Carlisle'ın karşısına oturdu. Gözlerini hiç kaçırmadan bana öfkeyle baktı.
    Emmett onun yanına oturdu, hem yüzü hem de düşünceleri endişeliydi.
    Jasper durakladı ve sonra Rosalie'nin arkasındaki duvarın önünde durdu. Kararlıydı, bu tartışmanın sonucuna aldırışsızdı. Dişlerim birbirine kenetlendi.
    Alice içeri giren son kişiydi ve gözleri uzaktaki bir şeye odaklıydı – hala bir anlam çıkarabilmesi için çok bulanık olan geleceğe. Hakkında düşünmüş gibi görünmeden Esme'nin yanına oturdu. Sanki baş ağrısı çekiyormuş gibi alnını ovuşturdu. Jasper zorla kıpırdandı ve ona katılmayı düşündü; ama yerinde kaldı.
    Derin bir nefes aldım. Bunu ben başlatmıştım – ilk ben konuşmalıydım.
    "Özür dilerim." dedim önce Rose'a, ardından Jasper'a ve sonra Emmett'e bakarak. "Hiçbirinizi riske atmak istememiştim. Bu düşüncesizdi ve acele davranışımın sorumluluğunu tamamen üstleniyorum."
    Rosalie bana meşum bir şekilde öfkeyle baktı. "Ne demek istiyorsun 'sorumluluğu tamamen üstleniyorum' derken? Düzeltecek misin?"
    "Senin kastettiğin şekilde değil." dedim sesimi normal ve alçak tutmaya çalışarak. "Eğer işleri daha iyi hale getirecekse şimdi gitmek istiyorum." Eğer kızın güvende olacağına, hiçbirinizin ona dokunmayacağına inanırsam, diye düzelttim kafamın içinde.
    "Hayır." diye mırıldandı Esme. "Hayır Edward."
    Elini okşadım. "Sadece birkaç yıl."
    "Esme haklı ama." dedi Emmett. "Şimdi hiçbir yere gidemezsin. Bu kesinlikle yardımcı olmaz. İnsanların ne düşündüğünü her zamankinden fazla bilmemiz gerekiyor."
    "Alice büyük herhangi bir şeyi yakalar." diye karşı çıktım.
    Carlisle kafasını salladı. "Sanırım Emmett haklı Edward. Eğer sen ortadan kaybolursan kızın konuşma ihtimali artar. Ya hepimiz gitmeliyiz, ya da hiçbirimiz."
    "Hiçbir şey söylemeyecek." diye ısrar ettim çabucak. Rosalie patlamak üzereydi ve öncelikle bu gerçeğin ortada olmasını istedim.
    "Onun zihnini bilmiyorsun." dedi Carlisle.
    "Bu kadarını biliyorum. Alice, bana arka çık."
    Alice bana bezgin bir ifadeyle baktı. "Bunu görmezden gelirsek ne olacağını göremem." Rose ile Jasper'a baktı.
    Hayır, o geleceği göremiyordu – Rose ve Jasper bu olayı görmezden gelmemeye bu kadar kararlıyken değil.
    Rosalie'nin avcu masaya gürültüyle indi. "O insana bir şey söyleme şansı veremeyiz. Carlisle bunu görmek zorundasın. Hepimiz kaybolmaya karar versek bile arkamızda hikayeler bırakmak güvenli değil. Türümüzün kalanından çok farklı yaşıyoruz – bizi suçlamaya bayılacak olanları biliyorsun.Herkesten daha dikkatli olmalıyız.
    "Arkamızda daha önce de söylentiler bıraktık." diye hatırlattım ona.
    "Sadece söylentiler ve şüpheler Edward. Görgü tanıkları ve deliller değil!"
    "Delil!" dedim küçümseyerek.
    Ama Jasper başını sallıyordu, gözleri sertti.
    "Rose–" diye başladı Carlisle.
    "Bitirmeme izin ver Carlisle. Büyük bir şey olmasına gerek yok. Kız bugün kafasını vurdu. O zaman belki de o yaralanmanın göründüğünden daha ciddi olduğu ortaya çıkar." Rosalie omuz silkti. "Her ölümlü uyanmama şansıyla yatar. Diğerleri bizim arkamızı toplamamızı bekleyecektir. Teknik olarak bu Edward'ın işi; ama açık ki bu onun ötesinde. Kontrol sahibi olduğumu biliyorsun. Arkamda hiç kanıt bırakmam."
    "Evet Rosalie, hepimiz ne kadar usta bir katil olduğunu biliyoruz." diye hırladım.
    Sinirle bana tısladı.
    "Edward, lütfen." dedi Carlisle. Sonra Rosalie'ye döndü. "Rosalie, Rochester'daki olaya başka türlü baktım çünkü adaletini sağlamanın hakkın olduğunu düşündüm. Öldürdüğün adamlar sana canavarca davranmışlardı. Bu aynı durum değil. Swan kızı masum biri."
    "Bu kişisel değil Carlisle." dedi Rosalie dişlerinin arasından. "Bizi korumak için"
    Carlisle cevabını düşünürken kısa bir sessizlik oldu. Başını salladığında Rosalie'nin gözleri aydınlandı. Daha iyi bilmeliydi. Düşüncelerini okuyabiliyor olmasaydım bile, sonraki sözlerini beklerdim. Carlisle hiçbir zaman ödün vermezdi.
    "İyilik kastettiğini biliyorum Rosalie; ama… ailemizin korunmaya değer olmasını tercih ederim. Ara sıra meydana gelen… kazalar ya da kontrol hataları olduğumuz şeyin üzücü bir kısmı." O hiçbir zaman hata yapmadığı halde kendini de eklemişti. "Suçsuz bir çocuğu soğukkanlılıkla öldürmek tamamen başka bir şey. Konuşsun ya da konuşmasın sunduğu riske inanıyorum; fakat bu, en büyük riskin yanında hiçbir şey. Eğer kendimizi korumak için istisnalar yaparsak, çok daha önemli bir şeyi tehlikeye atarız. Özümüzü kaybetme riskine gireriz."
    Yüz ifademi çok dikkatle kontrol ettim. Sırıtmamak ya da alkışlamamak için, ki bunu yapabilmeyi dilerdim.
    Rosalie suratını astı. "Bu sadece sorumlu olmak."
    "Bu duygusuz olmak." diye düzeltti Carlisle nazikçe. "Her hayat değerlidir."
    Rosalie iç çekti de alt dudağını büzdü. Emmett onun omzunu okşadı. "İyi olacak Rosalie." diye destekledi alçak bir sesle.
    "Soru," diye devam etti Carlisle "taşnımalı mıyız, taşınmamalı mıyız?"
    "Hayır." diye inledi Rosalie. "Daha yeni yerleştik. Liseye tekrar ikinci sınıftan başlamak istemiyorum!"
    "Şu anki yaşını koruyabilirsin." dedi Carlisle.
    "Ve sonra çok daha erken taşınmak zorunda mı kalalım?"
    Carlisle omuz silkti.
    "Burayı seviyorum. Çok az güneş var, neredeyse normal olabiliyoruz."
    "Pekala, buna kesin olarak şimdi karar vermemiz gerekmiyor. Bekleyebilir ve gerekli olup olmadığını görebiliriz. Edward Swan kızının sessizliğinden emin görünüyor."
    Rosalie homurdandı.
    Ama artık Rose hakkında endişeli değildim. Bana ne kadar sinirli olursa olsun Carlisle'ın kararına uyacağını biliyordum. Konuşmaları önemsiz detaylara geçmişti.
    Jasper hareketsiz kaldı.
    Sebebini anlıyordum. Alice ve o tanışmadan önce, bir çarpışma alanında yaşamıştı, insafsız bir savaş alanında. Kuralları küçümsemenin sonuçlarını biliyordu – korkunç akıbeti kendi gözleriyle görmüştü.
    Rosalie'yi ekstra yetenekleriyle sakinleştirmeye çalışmamıştı ya da şimdi onu coşturmayı denemiyordu. Kendini bu tartışmanın dışında tutuyordu.
    "Jasper," dedim.
    Bakışlarını bana çevirdi, yüzü ifadesizdi.
    "Benim hatamı o ödemeyecek. Buna izin vermeyeceğim."
    "Bundan kâr mı sağlayacak o zaman? Bugün ölmeliydi Edward. Ben sadece işleri doğru hale sokacağım."
    Her kelimeyi vurgulayarak tekrarlardım. "Buna izin vermeyeceğim."
    Kaşları kalktı. Bunu beklemiyordu – onu durdurmaya çalışacağımı hiç düşünmemişti.
    Kafasını salladı. "Alice'in tehlike içinde yaşamasına izin vermem, en ufak bir tehlike içinde bile. Ona hissettiğim şeyleri kimseye hissetmedin Edward ve anılarımda görsen de yaşadıklarımı yaşamadın. Anlamıyorsun."
    "Bunu tartışmıyorum Jasper; ama sana şimdi söylüyorum, Isabella Swan'ı incitmene izin vermeyeceğim."
    Birbirimize baktık – öfkeyle değil; ama karşıtlığı tartarak. Kararlığımı test etmek için ruh halimi tattığını hissettim.
    "Jazz," dedi Alice bizi bölerek.
    Bana bir an daha baktı ve sonra ona döndü. "Kendini koruyabileceğini söylemeye zahmet etme Alice. Bunu zaten biliyorum. Yine de-"
    "Söyleyeceğim şey bu değil." diyerek lafını kesti Alice. "Senden bir iyilik isteyecektim."
    Aklında ne olduğunu gördüm ve ağzım duyulabilir bir solukla açıldı. Şok içinde ona baktım, Alice ve Jasper dışında herkesin ihtiyatla bana baktığının hayal meyal farkındaydım.
    "Beni sevdiğini biliyorum. Teşekkürler; ama eğer Bella'yı öldürmeyi denemezsen sana gerçekten minnettar kalacağım. Öncelikle Edward ciddi ve ikinizin kavga etmesini istemiyorum. İkincisi, o benim arkadaşım. En azından, arkadaşım olacak."
    Bu kafasında cam gibi netti: Alice, buz gibi ve beyaz kolunu kızın sıcak, narin omuzlarına atmış, gülümsüyor ve Bella da kolunu Alice'in beline dolamış, gülümsüyordu.
    Görüntü somuttu; sadece zaman kesin değildi.
    "Ama… Alice…" dedi Jasper zorlukla nefes alarak. İfadesini görmek için kafamı çeviremedim. Alice'in kafasındaki görüntüden kendimi alamıyordum.
    "Onu bir gün seveceğim Jazz. Eğer arkadaşım olmasına izin vermezsen sana gerçekten çok sinirlenirim."
    Hala Alice'in düşüncelerine kilitliydim. Jasper'ın çözümü onun beklenmedik isteğiyle bocaladığında geleceğin yumuşak bir şekilde titrediğini gördüm.
    "Ah," dedi iç çekerek – Jasper'ın kararsızlığı yeni geleceği netleştirmişti. "Gördünüz mü? Bella hiçbir şey söylemeyecek. Endişelenecek bir şey yok."
    Kızın ismini söyleyişi… sanki şimdiden sırdaşlarmış gibi…
    "Alice," dedim tıkanarak. "Bunu… ne yapıyor…?"
    "Bir değişikliğin geliyor olduğunu söylemiştim. Bilmiyorum Edward." ama çenesini kilitledi ve daha çok şey olduğunu anladım. Hakkında düşünmemeye çalışıyordu; Jasper karar vermek için çok şaşırmış olmasına rağmen, aniden Jasper'a odaklanmıştı.
    Bunu bazen benden bir şey saklamaya çalıştığında yapardı.
    "Ne Alice? Ne saklıyorsun?"
    Emmett'in homurdadığını duydum. Alice ve ben bu çeşit diyaloglara girdiğimizde rahatsız olurdu.
    Beni içeri almamaya çalışarak kafasını salladı.
    "Kızla mı ilgili?" diye sordum. "Bella'yla mı ilgili?"
    Konsantrasyon içinde dişlerini birbirine kenetlemişti; ama Bella'nın adını söylediğimde kaydı. Bu bir saniyenin en ufak parçası kadar sürdü; ama yeterince uzundu.
    "HAYIR!" diye bağırdım. Sandalyemin yere düşme sesini duydum ve ancak o zaman ayaklarımın üzerinde olduğumu anladım.
    "Edward!" Carlisle de ayaktadı, eli omzumdaydı. Onun varlığının hayal meyal farkındaydım.
    "Somutlaşıyor," diye fısıldadı Alice. "Daha kararlı olduğun her dakika. Onun için gerçekten sadece iki yol kaldı. Birinden biri Edward."
    Gördüğünü görebiliyordum… ama bunu kabul edemezdim.
    "Hayır," dedim tekrar, sesimin kuvveti yoktu. Ayaklarım boş hissediyordu ve masadan destek almak zorunda kaldım.
    "Biri lütfen kalanımızı da bilgilendirebilir mi?" diye şikayet etti Emmett.
    Onu duymazdan gelerek "Gitmek zorundayım," diye fısıldadım Alice'e.
    "Hiçbir yere gittiğini görmüyorum Edward," dedi Alice. "Artık gidebileceğinden emin değilim." Düşün, dedi sessizce. Gitmeyi düşün.
    Ne kastettiğini anlamıştım. Evet, kızı bir daha hiç görmeme fikri… acı vericiydi; ama aynı zamanda gerekliydi. Onu mahkum ettiğim iki geleceği de kabul edemezdim.
    Jasper'dan tam olarak emin değilim Edward , diye devam etti. Eğer gidersen, eğer onun bizim için bir tehlike olduğunu düşünürse…
    "Bunu duymadım," diyerek inkar ettim, hala dinleyicilerimizin yarı farkındaydım. Jasper tereddüt ediyordu. Alice'i incitecek bir şey yapmazdı.
    Tam olarak şu anda değil. Onun hayatını riske atar, korunmasız bırakır mısın?
    "Bana bunu niye yapıyorsun?" diye inledim. Başım ellerime düştü.
    Ben Bella'nın koruyucusu değildim. Olamazdım. Alice'in bölünmüş geleceği bunu kanıtlamak için yeterli değil miydi?
    Onu ben de seviyorum. Ya da seveceğim. Aynı şekilde değil; ama bunun için onun yanında olmak isteyeceğim .
    "Sen de mi seviyorsun?" diye fısıldadım kuşkuyla.
    İç çekti. Çok körsün Edward. Nereye yöneldiğini göremiyor musun? Şimdiden nerede olduğunu göremiyor musun? Bu güneşin doğudan doğmasından daha kaçınılmaz. Ne gördüğüme bak…
    Dehşetle kafamı salladım. "Hayır." Bana gösterdiği görüntüleri kapamaya çalıştım. "Bu gidişatı takip etmek zorunda değilim. Gideceğim. Geleceği değiştireceğim."
    "Deneyebilirsin," dedi, sesi şüpheliydi.
    "Ah, hadi ama!" diye bağırdı Emmett.
    "Dikkat et," diye tısladı Rose ona alayla. "Alice onun bir insana aşık olacağını görüyor. Ne kadar klasik Edward!" Öğürme sesi çıkardı.
    Onu zorlukla duyabildim.
    "Ne?" dedi Emmett şaşırarak. Sonra gümbürdeyen kahkahası odada yankılandı. "Olan bu muydu?" Tekrar güldü. "Geçmiş olsun Edward."
    Elini omzumda hissettim ama anında sallayıp ittim. Ona dikkatimi veremezdim.
    "Bir insana aşık mı olacak?" diye tekrarladı Esme hayrete düşmüş bir sesle. "Bugün kurtardığı kıza? Ona aşık mı olacak?"
    "Ne görüyorsun Alice? Tam olarak." diye sordu Jasper.
    Ona döndü ve ben yüzünün yanına uyuşmuş şekilde bakmaya devam ettim.
    "Yeterince güçlü olup olmadığına bağlı. Ya onu kendi öldürecek" – öfkeyle bakarak tekrar bana döndü – "ki bu beni gerçekten sinirlendirir, sana ne yapacağından bahsetmeye gerek yok–" tekrar Jasper'a döndü, "ya da bir gün bizden biri olacak."
    "Bu gerçekleşmeyecek!" Yine bağırıyordum. "İkisi de!"
    Alice beni duymuş gibi gözükmüyordu. "Hepsi bağlı," diye tekrarladı. "Onu öldürmeyecek kadar güçlü olabilir – ama yakın olacak. İnanılmaz büyüklükte bir kontrol gerektirecek. Carlisle'ın sahip olduğundan da fazla. Yalnızca yeterince güçlü olabilir… Yapmak için yeterince güçlü olamayacağı tek şey ondan uzak durmak. Bu kaybedilmiş bir dava."
    Sesimi bulamıyordum. Herkes benimle aynı durumda gibi görünüyordu. Oda hareketsizdi.
    Alice'e baktım ve diğer herkes bana baktı. Dehşete düşmüş ifademi beş farklı bakış açısından görebiliyordum.
    Uzun süre sonra, Carlisle iç çekti.
    "Pekâla, bu… işleri karmaşıklaştırır."
    Emmett katıldı. Sesi hala kahkahaya yakındı. Hayatımın yıkımında şaka bulması için Emmett'e güvenilebilirdi.
    "Sanırım planlar aynen kalıyor gerçi," dedi Carlisle düşünceli bir halde. "Kalacağız ve izleyececeğiz. Kimse… kızı incitmeyecek."
    Katılaştım.
    "Hayır," dedi Jasper sessizce. "Bunu kabul edebilirim. Eğer Alice sadece iki yol görüyorsa-"
    "Hayır!" Sesim bir bağırış ya da homurtu ya da çaresizlik haykırışı değildi; ama üçünün bir karışımıydı. "Hayır!"
    Gitmek zorundaydım, düşüncelerinden uzaklaşmak zorundaydım –Rosalie'nin iğrenişi, Emmett'in mizahı, Carlisle'ın hiç bitmeyen sabrı…
    Daha kötüsü: Alice'in güveni. Jasper'ın onun güvenine olan güveni.
    En kötüsü: Esme'nin… mutluluğu.
    Odadan dışarı çıktım. Esme ben geçerken koluma dokundu; ama hareketine karşılık vermedim.
    Evden çıkmadan önce koşuyordum. Nehri bir seferde geçtim ve ormana doğru yarıştım. Yağmur tekrar yağıyordu, o kadar yoğundu ki kısa süre içinde sırılsıklam olmuştum. Kalın su tabakasından hoşlanmıştım – benim ve dünyanın geri kalanı arasında bir duvar örüyordu. Yalnız kalmamı sağlıyordu.
    Doğruca doğuya koştum, Seattle'ın ışıklarını görene kadar dağları rotamı değiştirmeden geçtim. İnsan yerleşkesinin yakınına yanaşmadan durdum.
    Yağmurla kapanmış, tamamen yalnız halde, sonunda yaptığım şeye baktım – geleceği nasıl böldüğüme.
    İlki, Alice ve kızın kolkola olduğu görüştü – güven ve arkadaşlık o kadar açıktı ki görüntüden bağırıyordu. Bella'nın büyük çikolata renkli gözleri sersemlemiş değildi; ama hala sırlarla doluydu – o anda, mutlu sırlar gibi görünüyorlardı. Alice'in soğuk kolundan çekinmiyordu.
    Bu ne demekti? Ne kadar biliyordu? Gelecekten hala canlı olan bu anda, benim hakkımda ne düşünüyordu?
    Diğer görüntü, çok benzerdi; ama şimdi dehşetle boyanmıştı. Alice ve Bella hala güvenilir arkadaşlıkla kolkolalardı; ama şimdi bu kolların arasında farklılık yoktu – ikisi de beyaz, mermer kadar düz, çelik kadar sertti. Bella'nın gözleri artık çikolata rengi değildi. İrisleri şok edici, canlı bir kırmızıydı. İçlerindeki sırlar anlaşılmazdı – kabul ediş ya da perişanlık? Söylemek imkansızdı. Yüzü soğuk ve ölümsüzdü.
    Titredim. Benzer; ama farklı soruları bastıramadım: Bu ne demekti – nasıl ortaya çıkmıştı? Ve şimdi benim hakkımda ne düşünüyordu?
    Sonuncusuna cevap verebilirdim. Eğer onu zayıflığım ve bencilliğimle bu boş yarı-hayata sürüklersem, şüphesiz benden nefret ederdi.
    Ama bir dehşet verici görüntü daha vardı – kafamın içinde tuttuğum her görüntüden daha kötü.
    Benim kendi gözlerim, insan kanıyla koyu kırmızı, bir canavarın gözleri. Kollarımda Bella'nın zarar görmüş bedeni, kül beyazı, kuru, cansız. Bu çok somuttu, çok net.
    Bunu görmeye dayanamıyordum. Katlanamıyordum. Aklımdan silmeye çalıştım, başka bir şey görmeye, herhangi bir şey. Varlığımın son bölümünde görüşümü engellemiş olan, yaşayan ifadesini tekrar görmeye çalıştım.
    Alice'in soğuk görüşü zihnimi doldurdu ve sebep olduğu acıyla kıvrandım. Aynı zamanda, içimdeki canavar keyifle, başarısının imkanına sevinerek uçuyordu. Bu beni hasta etti.
    İzin veremezdim. Geleceği alt etmenin bir yolu olmalıydı. Alice'in görüşlerinin beni yönlendirmesine izin vermeyecektim. Başka bir yol seçecektim. Her zaman bir seçenek vardı.
    Olmak zorundaydı.

    Bir ülkenin geleceği mühendislerinin becerisi ile sınırlıdır..!
    Taklitlerimden ve WebKutlu.Com taklitlerinden sakının

 

 

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-22-2011, 10:47
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-28-2010, 08:47
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09-29-2010, 22:48
  4. Gece Yarısı Güneşi - Midnigt Sun 13. Bölüm Full
    By By.Kutlu in forum Kitap Oku - İndir
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-12-2010, 10:36
  5. New Moon - Yeni Ay Kitap Özeti Full
    By By.Kutlu in forum Kitap Oku - İndir
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj: 01-19-2010, 16:01

Bu Konudaki Etiketler


Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0